Binlerce
yıldır toprağında yüzlerce uygarlığın yaşamış olduğu bir
yerde yaşıyoruz biz. Türkiye´nin her karesinde bir gizem,
bir soru işareti var. Açıklanamayan konforlu mağaralar,
derin kuyular, eski mezarlıklar ve kimbilir daha
keşfedemediğimiz neler neler... Eski uygarlıklardan kalma
bir çok mitoloji kahramanı bizim ülkemizde yaşamış. Tarihin
bir sır perdesi altına sakladığı bu eşsiz kalıntılar için
çeşitli buluntular ve söylenceler var. Bunlardan bir kısmını
konumuz içine dahil ettik.

Anadolu´nun Altı Oyuk mu?
Yeraltı kentlerini kim, neden yaptı? 85 m. derinlik, çağdaş
bir havalandırma sistemi, binlerce kişinin yaşayabileceği
bir kompleks, mükemmel bir savunma sistemi; Ve bunların ne
zaman, niçin yapıldığı belli değil. Orta Anadolu´da
Nevşehir, Niğde Aksaray yörelerinde yüze yakın yeraltı
kenti, tüneller ve mağralar bulunmaktadır yani bu yöremizin
altı karıncaların yuvalarına benzer. Cevabı hala bulunamayan
bir gizemle karşı karşıyamıyız? Gözümüz hep uzaya dönük ama
dünyamızın içindeki bilinmeyenler de hala uzay kadar
karanlık ve çözümsüz. Cevap hala bulunamadı, bir gün
birileri ciddi maliyetleri göze alıncaya kadar... Ne garip
değil mi? Neredeyse Orta Anadolu´nun yarısına yakın bir
bölümünün altında dev yeraltı kentlerinin bulunduğu ancak
1960´ların başında farkedildi. Söylencelere göre, yeraltı
kentlerinin bulunmasının nedeni bir deliğe girip kaybolan
bir tavuktur, bir diğerine göre Demir adındaki bir köylüdür
veya meraklı turistlerdir. Bu garip yerlerin birer
mühendislik şaheseri olduğunu söylersek abartmış olmayız,
bir kere havalandırma sistemi ve mantığı mükemmeldir, evet
kayaların normalin altında bir kırılganlığa sahip oldukları
doğrudur ama yeraltı kentlerini gördüğünüzde bunun yeterli
bir açıklamadan çok uzak olduğunu görürsünüz çünkü modern
araçlar gerekmektedir. Günümüzdeki modern teknolojinin
çizgisinde olan maden ocaklarının hiçbirisi böylesine
mükemmel ve hatta konforlu değildir... Peki Nevşehir
civarındaki bu yeraltı kentlerinin amacı nedir?
Kapadokya

4000 yıl önce varolan yeraltı kentleri
Temel neden tartışılmaz olarak korkudur çünkü yeraltı
kentleri içine girilmesi çok zor olsun diye yapılmışlardır,
bu yüzden de uzun zaman fark edilmediler. Derinkuyu,
Kaymaklı ve Özkonak´da bulunan yeraltı kentlerinde, değirmen
taşı şeklinde insan boyunda taşlar girişleri kapatmak
amacıyla kullanılmıştır ama bu taşlar ancak içerden
açılabilmektedir. Kimler, kimlerden kaçıyorlardı? Bunu
bilmiyoruz. Yunanlı tarihçi-asker Xenephon "Anabasis" adlı
kitabında Pers Kralı Kiros´un emrindeki Hellenler´in bu
yeraltı kentlerinde bir zaman konakladıklarını söyler.
Öyleyse, yeraltı kentlerini yapanlar bazı tarihçilerin ve
arkeologların iddia ettikleri gibi Roma´nın şerrinden kaçan
ilk Hıristiyanlar değildirler ama buraları bulmuşlar ve
sığınmışlardır, daha sonraları da aynı amaçla Bizans ve
Selçuklu dönemlerinde de kullanılmıştır. Katlara inildikçe
geç Hitit döneminden birkaç kalıntının bulunduğu da
belirtilmektedir. Anabasis, MÖ 4. Yüzyılı anlatır, Hititler
ise MÖ 2.000-1.200 arasında etkindiler. Yeraltı kentlerinin
geçmişini iyi niyetli bir tahminle buralara kadar
götürürsek, kentlerin yaklaşık 4.000 yıllık olduklarını
belirlemiş oluruz. Buna karşın bilinen Hitit tarihinde
Kapadokya´daki yeraltı mağaraları veya kentleri ile ciddi
bir referansa raslanmaz ve sonuç olarak bu aşama işimiz
söylencelere kalacaktır; ilginç bir yöresel örnek vardır.
Kapadokya

Melekler Derinkuyu´damı?
Kaymaklı ve Derinkuyu köylülerinin yaşlıları dedelerinin
anlattıklarına göre çok eski zamanlarda yeraltı kentlerinde
meleklerin yaşadıklarını anlatıyorlar. Göklerden gelen bu
melekler, yöreyi çok sevmişler ve yerleşmişler ama uzun
zaman sonra yine göklerden gelen kötü cinler. melekleri yok
etmeye niyetliymişler. Büyük bir savaş çıkmış, cinleri
yenemeyen melekler büyü yaparak yeraltı kentlerini
oluşturmuşlar, buradan dünyanın içine girerek cinlerden
uzaklaşmışlar ve hala dünyanın içinde yaşıyorlarmış. Köylü
dedeler, meleklerin nurdan ışıklar halinde göğe
yükseldiklerini görenlerin olduğunu da söylüyorlar. Bizim
köylülerin Daniken´den ve UFO´lardan hiç haberleri yok ama
bu şirin söylence ister istemez akla çizgi dışı düşünceleri
getiriyor. Herşey bir yana günümüzün nükleer savaş
tehlikesine karşı, yeraltı kentlerinden daha mükemmel, daha
uygun bir sığınak sistemi düşünülemez, hele bir de tamamı
ortaya çıkarılırsa... Bir kez daha söylemeden edemiyoruz; şu
kralın, bu imparatorun veya bir padişahın ya da tarihsel
kişiliğin yazdırdığı tarihleri bir yana atarak, kendi
tarihimizi kendimiz öğrenmeye karar verip, bir sürü siyasi
saçmalığa harcadığımız paraları buralara yönlendirsek? O
zaman, kimbilir neler bulacağız...
Kapadokya

Strabo´ya göre Kapadokya
"Kapadokya, çeşitli kısımları olan bir ülkedir ve birçok
değişiklikler geçirmiştir. Eskiler Kapadokyalılar´ı ayrı bir
kabile olarak kabul ettiklerinden Katonialılar´ı (Bügünkü
Malatya bölgesi) bunlardan ayırmışlardır. Herhalde vaktiyle
ayrı bir kabileydiler, Kapadokyalılar´ın ilk kralının
Ariarathes olarak kabul edilir. Galatia´da ise, kristal ve
onix madenlerinin bulunduğu söylenir, ayrıca belli bir yerde
de renk olarak fildişine benzeyen beyaz bir taş yapılır ve
bundan küçük hançerler için sap yapılır. Başka bir yerde de
saydam taş parçaları vardır ve bunlar ihraç edilir." (Strabo-Coğrafya/Anadolu
MÖ 64-21)
Kapadokya

Erich Von Daniken´e göre Kapadokya
"Kapadokya´nın asıl heyecan uyandıran yanı yerin altında
saklıdır. Toprağın altında kurulmuş çok büyük kentler
vardır, binlerce ve binlerce insanın barındırmış dev boyutlu
kentlerdir bunlar. En ünlüsü de bugün Derinkuyu kentinde
olanıdır... burada 52 havalandırma bacası, ayrıca 15.000
kadar da daha küçük çapta kuyu vardır, en büyüğü 85 m.
derinliğe inmektedir... bu arazide keşfedilen yeraltı
kentlerinin sayısı 36 kadar... Kaymaklı ile Derinkuyu
yeraltı kentleri arasındaki bağlantıı sağlayan galeri on km.
uzunluğundadır... Peki ama kim kurmuş bu kentleri? Ne zaman
kazmış yerin altını?... Burası 2. ve 3. Yüzyıllar´da ilk
Hıristiyanların saklandıkları yerdir... Ne var ki, buranın
asıl yapımcıları Hıristiyanlar değildi, onlar burayı hazır
buldular... Kimi yerde kentler 13 kattır, alta katlarda
Hitit çağından kalma öteberi bulunmuştur... Bir düşman
ordusunun geldiğini varsayalım ama bu ordu eğer yerde
olsaydı yani karadan gelseydi, yeraltı kentlerinde
yaşayanların izlerini, bacalardan gelen yemek kokularını
farkedebilirlerdi.... Bu nedenle diyorum ki, yeraltına
gizlenen bu insanlar yalnızca dünyalı düşmanlardan değil,
uçan düşmanlardan korkuyorlardı... Bu bir teori ama
savunabilirim... Habeşlerin kutsal kitabı Kebra Negest´de,
Tevrat ve Kuran´daki Hz. Süleyman bölümlerinde ve Hint
Destanları´nda sayısız örnek vardır..." (Erich von Daniken/Yüce
Tanrı´nın İzinde-Cep Kitapları 1995)
Kapadokya

Bilime göre Kapadokya
"Kapadokya Bölgesi geçmişte sık sık saldırılara uğradığından
yeraltı kentlerinin yapılış amacı daha çok tehlike anında
halkın geçici olarak sığınmasıdır. Yeraltı kentleri aynı
zamanda yörede bulunan hemen her eve gizli geçitlerle
bağlıdır. Burada yaşayanlar kendilerini güvenceye almak için
kayadan evlerin içlerine girilmesi zor odalar açmışlar ve
ihtiyaç arttıkça da odaları kayaları oyarak odaları
çoğaltmışlardır ve böylece yeraltı kentleri meydana
gelmiştir... Bölgede tarih öncesi döneme ait izler
bulunmasına karşın, yeraltı kentleriyle bağlantısı olup
olmadığı bilinmemektedir. En eski yazılı kaynak Xenephon´un
´Anabasis´ adlı kitabıdır, bu kitapta Hellenler´in Derinkuyu
ve Kaymaklı´daki yeraltı kentlerinde konakladıklarından söz
edilir. Bu şekilde de, yeraltı kentlerinin MÖ 4. Yüzyıl´da
varoldukları kesin olarak tarıhlenmektedir... Hitit
kentlerindeki savunma sistemlerinde ´Potern´ denen yeraltı
geçitlerine raslanması ve ustaca yapılması nedeniyle
buraların yapımında ve genişletilmesinde Hititler´in rolü
olduğu düşünülebilir... Bulgular MS 5.-10. Yüzyıllar arasına
yani Bizans dönemine aittir, önceki izler yok edilmiş
olabilirler..." (Arkeolog Ertuğrul Gülyaz/Kapadokya-Nevşehir)
Kapadokya

Kapadokya´daki önemli yeraltı kentleri
Kaymaklı yeraltı kenti; 1964 yılında açıldı, henüz dört katı
ziyaret edilebiliyor, oturma mekanları havalandırma
bacalarının çevresindedir. İçerde bakır cevherinin
ergitilmesi için kullanılan delikli baharat taşları vardır.
Derinkuyu yeraltı kenti; Derinliği 85 km.´dir, olağanüstü
bir yapı olarak dikkat çeker; içinde ahır, kiler, yemekhane,
kilise, depolar ve şaraphane gibi bölümler vardır. Hava
bacası 55 m. derinliğindedir ve aynı zamanda da su
kuyusudur, özellikle de suların düşmanlar tarafından
zehirlenmemesi için bazı kuyuların ağızları yeryüzüne
kapatılmıştır. 1965´de ziyarete açılan Derinkuyu´nun ancak %
15-20´si gezilebilmektedir." Özkonak yeraltı kenti;
Avanos´dadır, katlararası iletişim amacıyla ötekilerden
farklı olarak, 5-8 cm. çapında, uzun bacalar veya delikler
yapılmıştır. Derinkuyu ve Kaymaklı´da kapılar sürgü taşı
denen dev yuvarlak taşlarla kapatılıyordu. Özkonak´da ise
farklı olarak bir de düşmana taş, ok, mızrak atmak veya
kızgın yağ dökebilmek amacıyla özel delikler de açılmıştır.

Ünlü astrolog Bülent Kısa´nın Kapadokya hikayesi
Kapadokya ile ilgilenmemiz bundan yıllar öncesine dayanır.
Bir çok okült araştırmacı yazar, dünyanın her yanındaki
tünel şebekelerinden bahseder. Mesela Cebelitarık Boğazı´nın
altında Avrupa ile Afrika´yı birleştiren bir tünel olduğu
söylenir. Tabii tüneller söz konusu olunca Cebelitarık´ta
olduğu iddia edilen tünel, tünel bile sayılmaz. Olsa olsa
küçük bir geçit sayılır. İddialara göre; Asya´nın tamamının
altı tünellerle doludur. Hatta Tibet ve Güney Amerika´daki
And dağlarını birleştiren tüneller bile var olduğu söylenir.
:-):-):-):-)fizik konuların meraklılarının iyi tanıdığı
Lobsang Rampa isimli Tibet rahibi de bir çok kitabında
Himalayalar´ın altındaki devasa tünelleri ve mağaraları
anlatır. Bu tüneller Atlantis ve Mu uygarlıklarının
çöküşünden sonra, Himalayalar´ın altında kurulan iki
şehirden kaynaklanıyormuş. Agarta ve Şamballah. Günümüzün
uygarlık seviyesinin çok çok üzerinde olan bu şehirlerin
aynı zamanda dünyanın spiritüel merkezleri olduğu söylenir.
Bazı yazarlar da Anadolu´nun tamamının örümcek ağı gibi
tünel şebekeleri ile kaplı olduğunu, hepsinin insan eliyle,
bilinçli olarak yapıldıklarını sadece çıkışların tabii
mağaralarla birleştirilip kamufle edildiğini, bu çıkışların
çok çok eskiden bilinçli olarak kapatıldığını söylerler.
İşte bütün bu iddialar yıllar öncesinden beri dikkatimizi
Kapadokya´ya çekmişti. Oralarda bilinmedik, esrarengiz bir
şeyler vardı. Tabii oralara gidip araştırsak bile hiç bir
fiziksel olgu bulamayacağımızı da biliyorduk. Daha sonraki
yıllarda Niğde Aksaray´ında ünlü UFO olayları yaşandı. Bizim
çalışma gurubumuz öyle rasgele UFO´lar´a filan inanmaz.
Bunlar çoğu zaman basının ilgi uyandırmak için abarttığı
meteorolojik olaylardır. Ayrıca Ufolar bizi hiç
ilgilendirmez fakat Niğde Aksaray´daki olayların gerçek
olduğuna kesinlikle inanıyoruz. Burada bir şeyler vardı. Bu
düşüncemiz iyice güçlenmişti ki, güvendiğimiz bir okült
araştırmacı arkadaşımız Kapadokya´da garip bir deney yaşadı.
Kapadokya ile ilgili kendi deneyimizi anlatmadan önce bizde
oralara gitme ve medyumsal bir araştırma yapma dürtülerimizi
kesinleştiren bu deneyi nakletmem de iyi olur.
Söz konusu arkadaşımız o zamanlar bizim guruptan değildi.
Şimdilerde de tam olarak bizim gurubumuzda sayılamaz fakat
her şeyden önce kültürlü bir insandır. Bu konuları iyi
bilir. Öyle aman bir Ufo gelse de tapınsam diye
bekleyenlerden değildir. Kısaca :-):-):-):-)fizik konularda
sözüne güveniriz. Kendisi değişik tür bir medyumdur fakat
medyum olduğunu kendisi bilmez veya kabul etmek istemez.
Belki bilinçaltı korkuları yüzünden böyle yapıyordur. Bu
arkadaşımız Kapadokya´ya gider ve Derinkuyu´ya iner. Olayın
geçtiği zaman öğle vaktidir ve turizm mevsimi olduğu için
çevre oldukça kalabalıktır. Beraber olmadığı kalabalık bir
turist gurubuna karışır ve beşinci kata kadar iner. Burada
biraz oyalanır. Turistler aşağıya doğru devam ederler ve
arkadaşımız yalnız kalır. Birden bire çevrenin karardığını
görür. Dehşet verici bir yalnızlık hissine kapılır. Geri
dönmek ister fakat çevreye bakınınca ne elektirik
ampüllerini ne de giriş çıkışı gösteren okları görebilir.
Bulunduğu yerin çevresinde, kayalara oyulmuş hücre gibi
girintiler vardır. Bunlardan birisinde kara cüppeli ve
kapşonlu bir tipin durduğunu görür. Cüppeli tipin yüzü
karanlıktır ve görülmez fakat gözleri kıpkırmızı
yanmaktadır. Arkadaşımız paniğe kapılır ve kaçmak ister
fakat bacakları kendisine itaat etmemektedir. Cüppeli tip
bulunduğu yerden çıkıp, kayar gibi ona doğru ilerler ve onun
içinden geçer. Bu anda arkadaşımız yere yığılır. Tüm bu anda
da yukardan ikinci bir turist gurubu iner. Onların
gelmesiyle birlikte her şey normale döner. Arkadaşımız bir
anda çıkışı gösteren oku görüp, kendisi de bir ok gibi
dışarıya fırlar. Bir daha da Derinkuyu´ya inmez. Bu olaydan
çok zaman sonra bile oraya gitmeyi, daha doğrusu Derinkuyu´yü
inmeyi reddetmektedir. Onunla birlikte gitmeyi çok istedik
fakat daima, ya açık açık ya da bir takım sudan bahaneler
uydurarak kaçtı.
Sonunda 1993 Mayısında çalışma arkadaşım Ozan´la birlikte
Kapadokya´ya gitmeye karar verdik. Amacımız şayet uygun
ortam olursa Derinkuyu´da bir medyumsal çalışma yapmaktı.
Burada yolculuğun detaylarını anlatmak yersiz. Sonunda biz
de Derinkuyu´ya indik. Kalabalıktan hoşlanmadığımız ve basit
turist rehberi açıklamaları hiç ilgimizi çekmediği için
bizden az önce giren gurubun uzaklaşmasını bekledik. Daha
ikinci katta hafif bir baş ağrısı başladı. Ben bunu
kendimdeki az uyumaktan kaynaklanan ve devamlı çektiğim baş
ağrısına yorduğum için aldırmadım. Aynı durumun Ozan´da da
olduğundan haberim yoktu. Bir kat daha indik. Baş ağrısı
arttı fakat hala rahatsız edici seviyede değildi. Bu arada
Ozan´ın da başının ağırdığını öğrendim fakat hala anormal
bir durum düşünmedik.Ýndikçe baş ağrılarımız artmaya
devam etti. Altıncı katta buna bir de garip baş dönmesi
eklendi. Alçak geçitlerde kafamı vuracağımı sanıyor,
yürümektense yerde sürünmeyi düşünüyordum. Sonunda Haç
biçiminde oyulduğu için olsa gerek, kilise adı verilen
yedinci kattaki bölüme geldik. Burada biraz oturduk. Bu
arada bizden önce gelen turistler de geriye döndüler. Yalnız
kalınca ben önce, yasak olmasına rağmen iki sigara içerek
kendime gelmeye çalıştım. Sonra yeni açılan ve oldukça küçük
olan sekizinci kat denilen bölüme indik. Burası herhalde
şimdi daha büyümüştür. O zamanlar basit bir oyuktu. ıçine
beş, altı kişi ancak sığardı. Üzerinde yazmasa ayrı bir kat
olduğunu bile anlamazdık. Burada ani bir baş dönmesi ve ağrı
başladı. ıkimiz de ayakta duramaz hale geldik. Ben hayatımda
ilk defa baş dönmesi denilen şeyle karşılaşıyordum.
Lunaparklarda binilen, silindir şeklinde olup, dönen ve
insanların merkezkaç gücüyle duvarda yürüdükleri, silindir
şeklindeki aletlerde bile başım dönmemişti. Hatta
çocukluğumda en sevdiğim şey buydu. Alkol de başımı
döndürmez, yükseklik de. Su altı sporlarına meraklı olduğum
için dalış sırasında ve yüksek basınç altında da bir
rahatsızlığım olmamıştı. Fakat burada ayağa kalkarsam,
benden bir boy daha yüksek olan tavana kafamı vuracağımdan
korkuyordum. Filmlerde gördüğüm, başı dönen adamların ne
anlatmak istediklerini şimdi anlayabilmiştim. Aynı zamanda
beynimin içinde garip bir vınlama vardı. Bunu şu şekilde
anlatabilirim. Denizde yüzerken, dalarsanız ya da kafanızı
suya batırırsanız ve tam o anda yakınınızdan bir sürat
motoru geçerse sesini garip bir şekilde duyarsınız. Sanki
dışarda değil de kulağınızın içindeymiş gibi gelir.İşte
başımda bunun binlerce kere yükseltilmiş hali vardı.
Kulaklarımı tıkadığımı hatırlıyorum fakat ses fiziksel
olmadığı için bu aptalca bir tedbirdi tabii. Bu arada
kendimi büyük bir kahraman sayıyordum çünkü ben yarı oturur
yarı yığılır durumdayken Ozan yığılıp kalmıştı bile. Sonuç
olarak çevrede bulunanların yardımı ile iki kat çıktık ve
ancak kendi kendimize çıkabilecek hale gelebildik.
Aradan bu kadar zaman geçti fakat şu anda bile orayı
düşündüğümüz zaman hatta bu satırları yazarken aynı baş
dönmesi ve ağrıyı çok hafif olarak duyuyorum. Ozan´la kendi
aramızda bu konuyu konuştuğumuz zamanlarda da ikimiz de aynı
hisleri duyuyoruz. Tabii çok hafif olarak. O gece otelde bir
medyumsal çalışma yaptık tabii baş ağrısı ve dönmelerden tam
olarak ancak bir hafta sonra kurtulduk ve o gece de yerlerde
sürünüyorduk fakat Derinkuyu´daki gibi olmadığı için
çalışmamızı yapabildik. Bu çalışmanın verilerini özetlemeden
önce daha sonraki günden bahsetmem lazım. Sonraki gün
Kaymaklı´ya gittik. Derinkuyu ile aynı derinliklere indik.
Kaymaklı´da havalandırma kötü ve Derinkuyu´ya göre ağır bir
havası var. Buna rağmen hiç bir rahatsızlığımız olmadı.
Sadece havalandırma yetersizliği yüzünden fiziksel olarak
yorulduk. Halbuki derinkuyu daha dik olmasına rağmen hiçbir
fiziksel yorgunluk olmamıştı. Aksine fizksel olarak maça
çıkacak kadar zindeydik. Kaymaklıdan sonra Kapadokya
çevresindeki her oyuğa girdik. Hiçbirinde rahatsız olmadık.
Şimdi Derinkuyu gecesine dönerek çalışmamızda aldığımız
bilgileri özetleyelim. Kapadokya´da gerçekten bir şeyler
vardı. Burası bir zamanlar dünyadan transit geçen
uzaylıların bir tür ikmal yeriydi. Aşağıya doğru kazılırsa
daha bir çok kat bulunur ve en sonunda ileri bir uygarlık
tarafından açılmış olan düzgün tünellere ulaşılır. Buradaki
büyük, yapay mağaralarda bazı, ileri teknoloji ürünü aletler
bile bulunabilir. Çalışmada alınan bilgiler bunun gibi
şeylerdi. Fiziksel olarak tahkik edemediğimiz her şey gibi
bunları da fazla ciddiye almıyoruz. Fakat orada bir şey
olduğu da kesindi. Şimdi Derinkuyu´yu düşünelim. Kaymaklı
daha yayılmış bir mağara düzeni fakat derinkuyu dik. Ortada
büyük bir baca var. Bu yüzden havalandırma mükemmel. En
azından benim evimden daha iyi. Aşağıda içtiğim sigaraların
dumanı bir anda sanki görünmez klimalar tarafından
emiliyormuş gibi yok oluyordu. Burası sanki aşağıdaki çok
daha büyük bir alanın havalandırma bacasının çevresine ilkel
insanlar tarafından kat kat oyulmuş mağaralar hissini
veriyor. Halbuki Kaymaklı tamamen bir yeraltı şehri
olabilecek nitelikte. Aslında burada bir zamanlar bazı
insanlar yaşamış fakat bunların, burayı yapanlar olması pek
akla yakın gelmiyor. Onlar olsa olsa çevredeki küçük odalar
oymuş olabilirler. Sonra da bizim baş dönmemiz var. Buna şu
açıklamayı aldık.
Zamanında buradaki kayalara bazı enerjiler sindirilmiştir.
Bu enerjiler insanlarda hoş olmayan hisler uyandırır ve
kaçırtır. Bunun amacı girişi korumaktır. O dönemlerde
girseydiniz ölürdünüz bile. Aradan bir çok asır geçtiği için
enerji zayıfladı ve şimdi ancak bazı medyumsal nitelikleri
olan kimseler bundan etkileniyor. Başları dönüyor,
halüsinasyon görüyorlar. Size olan budur. Buraya her gün
yüzlerce insan girmektedir. Onlardan bazıları da şu veya bu
şekilde rahatsız olabilir fakat olayın sizin kadar
ayırımında olmadıkları için bu durumu kendi
zayıflıklıklarına yorabilrler. Nereden biliyorsunuz. Bir yıl
boyu kapıda bekleyip, çıkan herkese sordunuzmu ki. Ayrıca
garip halüsinasyonlarla az miktarda da olsa karşılaşanlar
çıkınca düzelince bunu çevreye anlatmayabilirler. Görülen ve
hissedilenler kişilerin hassasiyetleriyle orantılıdır.
Burada uzun süre yaşayan eski insanlar bu bölgeye düşmanca
değil, sığınmak için girdiler ve zamanla enerjiye alıştılar.
Bu yüzden rahatsız olmadan yaşayabildiler. Düşmanca
amaçlarla gelen yabancı ordular ise buralara pek
sokulamadılar. Halbuki havalandırmaları tıkayıp,
içerdekileri etkisiz hale getirmeleri kolaydı. O ordular da
taştaki enerji yüzünden uzaklaştılar. Sonuç olarak Kapadokya
deneyimimiz bu kadar. Şimdilerde daha detaylı denemeler
yapmak için oraya tekrar gitmeyi düşünüyoruz.
Didim Tapınağı

Anadolu´da Bir Kehanet Merkezi
Şimdilerde "Orakl"ların yaşadıkları veya geçerli oldukları
dönem MÖ 700 ile MS 300 arasındaydı. Sözcüğün üç anlamı
vardır ya da üç şeyi tanımlar; birinci anlamda "Orakl"
tanrıların konuştuğu kişidir, ikinci anlamda geçerli yani
güncel olan tapınak veya çekinilen, saygı duyulan tanrıdır,
üçüncü anlamda ise tanrı tarafından kahin aracılığı ile
verilen cevaptır. Batı Anadolu´nun yani İyonya´nın bağrında
bulunan Söke yakınlarındaki Didim Apollo Tapınağı 1700
öncesine kadar yaklaşık ikibin yıllık bir "Orakl"
merkeziydi. Antik Dünya´dan günümüze gelen bu baş döndürücü
Tapınak, geçmişe terk ettiğimiz ve unuttuğumuz görkemin ve
de gizemin muhteşem bir örneği olarak gözlerimizin önünde
hala durmaktadır.
Didim Tapınağı

Apollo ve Lucifer ilişkisi
Antik Yunan´da ve İyonya´da (Batı Anadolu) "Orakl"
merkezleri birçok yerdeydi. Fakat daha önce mitolojiye bir
göz atmak yararlı olacaktır. Apollon, en büyük tanrı olan
Zeus ile sevgilisi Leto´nun oğludur, Zeus´un kıskanç karısı
Hera´dan kaçan Leto, Delos Adası´ndaki Kynthos Dağı´na gelir
ve orada Apollo ile kızkardeşi Artemis´i doğurur. Mitlere
göre doğum esnasında, göklerden altın pırıltılı yağmurlar
yağmış, güller açılmıştır. Apollon, ışığın tanrısıdır, ona "Phoibos"
yani "ışıldayan" veya "ışığı getiren" olarak da tanınır;
burada ezoterik anlamda Apollo´nun Şeytan´ın majikal tanımı
olan "Lucifer" ile özdeşleştiği farkedilir. Apollo´nun ve
Lucifer´in ışığı ya da daha uygun tanımla bilgiyi vermesi,
özde saklı olan sembolizmanın ifadesidir. Ve Apollo aynı
zamanda da kehanetlerin tanrısıdır, üstteki sembolizmadan
yola çıkarak geleceğin bilgisinin insana verildiği noktasına
ulaşırız ve o zaman da pagan inançlara karşı doğan tek
tanrılı semavi dinlerin kehanetlere neden karşı çıktığı
anlaşılır. Tüm pagan kültürü ve gelenekleri yok etmek
zorunda olan günümüzde yaşayan üç büyük semavi din ve
onların uzantısındaki inançlar doğal olarak gelecekten haber
vermeyi şeytansı tanımlamışlar ve korkutarak
yasaklamışlardı. Apollo, kehanetlerin babasıydı ve "Orakl"
merkezleri onun adına ve onurunaydı. Delphi, Claros ve
Didima bunların en önemlileri ve etkin olanlarıydılar.
Didima ya da "Didymaion" sözcüğü "ikiz" anlamına gelir, ikiz
kardeşleri yani Apollo ile Artemis´i kasdetmektedir.
Didim Tapınağı

25 Metrelik Apollo Heykeli
Didima´daki Apollon Tapınağı, bugün Aydın ili hudutları
içinde Söke kazasına bağlı Yenihisar (Yoran) köyü mevkiidir.
Tapınak, antik çağlarda Miletos´un yaklaşık 19 km.
güneyindeydi. Bilindiğine göre, şimdiki Tapınağın bulunduğu
yerde ünlü İyonya göçünden ve Miletos kentinin kuruluşundan
önce de eski bir tapınak vardı. Arkaik Dönem´den kalan bu
eski Apollo Tapınağı, krallar tarafından hatta Lidya Kralı
Krezüs tarafından da ziyaret edilmişti. İlk inşaatın MÖ 8.
Yüzyıl´da yapıldığı ve yaklaşık MÖ 560´larda şimdiki büyük
tapınağın tasarımlandığı Alman arkeologlar tarafından ileri
sürülmektedir. MÖ 5. ve 6. Yüzyıllar´da, Tapınağın etkisi
azalmaya başladı. 5. Yüzyıl´da Persler Batı Anadolu´ya yani
İyonya´ya geldiler. Tapınak, çevresindeki yerleşim alanı ve
içerde bulunan bronzdan yapılma dev Apollo heykeli (Bronz
Apollo heykeli, 25 metre yüksekliğindeydi ve çatısız iç
avluda "Cella" duruyordu, çevresi mitolojik yaratıklarla
süslenmişti.) Pers Kralı Darius tarafından yok edildi.
Tapınak 180 yıl boyunca harabe olarak kaldı. Büyük
İskender´in Persleri kovmasının ardından yeni bir yükseliş
dönemi başladı. İskender Tapınağın yeniden yapılması
emretti, sonra Suriye Kralı I. Sleukos, Persler´in kaçırdığı
Apollo heykelini Tapınağa geri getirtti. MÖ 300´de
günümüzdeki Tapınak, Efesli Paionias (Artemis Tapınağı´nın
mimarlarındandı) ve Miletos´lu Daphis tarafından inşa
edilmeye başlandı.
Didim Tapınağı

Didim´deki Tapınak inşaatının sonu
Ama proje çok büyük tutulmuştu, bu nedenle de tamamlanamadı,
inşaat MS 200´lerde dahi bitmemiş, geçen beş yüzyıla rağmen
sonuca ulaşılamamıştı. Roma İmparatorları´nın desteğine
rağmen yine de inşaat tamamlanamadı, bugün dahi inşaatın
eksiklikleri görülmektedir (traş edilmemiş taşlar, yivsiz
sütünlar ve ücretini alamamış taş ustalarının imzalarının
durması gibi..). Tapınak düz bir alan üzerinde değildir, bu
nedenle yapı zaman içersinde kaymış ve bu nedenle de ön
kısmına yay biçiminde bir takviye duvarı yapılmıştı.
Temeller, depremlere karşı ızgara biçiminde
yerleştirilmişti. Yapının ölçüleri 109.34 x 51.13 metre
olarak tahmin edilmektedir. Toplam 112 sütun bulunuyordu
(Bazı uzmanlara göre 124 sütün vardı). Ön girişte görülen 7
yüksek basamaklı, 3.5 metre yüksekliğindeki kaide (krepis),
hem Hellenistik bir evrimin simgesi, hem de çukurda kalan o
bölümü yükseltmek içindi. Tapınağın en çarpıcı yeri kuşkusuz
önünde 1.45 m. yüksekliğinde bir eşik bulunan dev kapıdır.
Bu büyüklük, mimari bir nedene dayanmıyordu, dini bir amaçtı
ve bir kehanet merkezi olması etkindi. Tapınak, MS 200´lere
kadar yarı inşa edilmiş haliyle kullanıldı; Hıristiyanlığın
yayılması ve çok tanrılı inancın çökmesiyle içine bir kilise
yapıldı ama bir yangın sonucunda tüm yapı zarar gördü. MS
395´de İmparator Theodosius; "tüm kehanetleri boş iş ve
umut" ilan ederek yasakladı. "Orakl"ın sonu gelmişti. Bizans
döneminde askeri garnizon olarak kullanıldı ve ikinci bir
yangın yaşandı. 1493´deki büyük deprem tapınağa çok zarar
verdi. Ve bundan sonra tamamen terk edildi; ta ki 18.
Yüzyıl´a kadar... Tapınak´tan ilk kez ünlü gezginler Texier
ve Nevton söz ettiler; 1858´de İngilizler, 1872´de
Fransızlar çalışmalar yaptılar. 1904´ten sonra Wiagand
başkanlığındaki Alman ekibi Tapınağı şimdiki haline getirdi.
Didim Tapınağı

Kutsal yürüyüşün hikayesi
Didima, bazı uzmanlara göre en büyük ve en tanınmış "Orakl"
tapınağıdır. "Orakl", Claros´da olduğu gibi kadın kahinler
ya da "Orakl" rahibeleri tarafından "Hexametrik" olarak yani
altı mısralık şiirlerle verilirdi. Ziyaretçiler, "Orakl"a
ulaşmak için önce kutsal yolu geçmek zorundaydılar. Didima´ya
gelen ziyaretçiler rahiplerin yönetiminde ayinler yaparlar,
alaylar oluştururlar, geceleri meşalelerle yürüyüşler
yaparlardı. Kutsama dönemlerinde Miletliler o zaman liman
olan Panormas limanına gelirler, dört kilometrelik taş yolu
(son iki kilometresi heykellerle süslüydü) şarkılar
söyleyerek (Paion: Kutsal şarkılar) yürürler ve Tapınağa
ulaşırlardı. Bu yürüyüş dört gün sürerdi. Miletos´da bulunan
MÖ 200´den kalma bir yazıtta törenlerin her yıl Nisan-Mayıs
aylarında yapıldığı anlaşılmaktadır. İskender döneminde,
yaklaşık aynı dönemler yılbaşı olarak kabul edilmişti.
Tapınağın yapıldığı yerde muhakkak bir kutsal orman
bulunmalıydı ve o zamanlarda vardı. Tapınağa ince dallı
ağaçların örttüğü bir yoldan ulaşılır, dev sütünların
arasından geçilerek, çok büyük bir avluya girilirdi. Bu
tarz, şu anda Didim´de görülmektedir. "Orakl" Rahibeleri,
bakireydiler, sürekli olarak kendilerini temizlerler ve
tanrısal sözcüklere her an hazır olmak için perhiz yaparlar
veya oruç tutarlardı. Didim Tapınağı´nın iç avlusunda,
rahibelerin yaşadıkları bölmeler görülür, iç avlunun üstü
açıktır ve buranın üstünün açık olması gelenekseldi. Claros´da
olduğu gibi, Didim´de de iç avluda "vahiy" yani esinlenme
ayinleri yapılırdı. Rahibelerin taşıdıkları asaların
tanrılar tarafından verildiğine inanılırdı. "Orakl" yani
Rahibe, silindir şeklinde döner bir taş bloğa (buna Axon
denirdi) otururdu. Axon, muhakkak iç avluda bulunan küçük
bir kutsal kuyunun ya da yeraltı kaynağının yanında veya
yakınındaydı. Rahibe, tanrıların esinini almak için, yeraltı
suyundan yükselen buharı solur ve ardından "Orakl"ı anlatan
mısraları söylemeye başlardı. Daha sonra "Orakl", dış avluda
bekleyen dilek sahibine uygun görülen anda iletilirdi.
Rahibeler, kapının arkasında yer alan ve ortasında iki
sütünun bulunduğu salona alınan dilek sahiplerine gizemli
mısraları söylerlerdi. Tapınağa ibadete ve dilek dilemeye
gelen halk, içeri giremez, öndeki sunağın çevresine
toplanırlardı. İçeriye ancak görevli rahipler ve Apollo
rahibeleri girebilirlerdi. Öte anlamda, ölümlülerin fiziksel
ve ruhsal olarak içeri girememelerinin nedeni, tapınağın bir
ölümsüze ait olması demekti. İskenderiyeli Herons, Antik Çağ
insanlarının, tanrıların ve tanrıçaların dev kapılarda
göründüklerini yazar. Aslında tanrıların dev kapılarda
görülmesi inancı çok eskidir, Mezopotamya´daki Kar-Tikuti,
Ninurta´daki Asur, Babil´den kalma Borsippa-Nabut ve Ezida
tapınaklarında böyle kapılar vardır.
Didim Tapınağı

Orakılların varoluş sebebi
İnsanların büyük çoğunluğu için "Orakl"lar gereklidir.
Sosyolog Abbott; "Yunan Orakl´ları büyük bir toplumun
binlerce yıllık ruhsal gereksinimlerini yansıtırlar." der.
Günümüzdeki insanlarda olduğu gibi, o çağlarda da yaşamın
gizemleri hakkında toplumun soruları vardı. Cevaplar, "Orakl"lar
tarafından sağlanıyordu. Arkeo-araştırmacı Lane Fox; "Orakl
müşterileri, bilmek ve tartışmak isteyen insanlardılar.
Düşünce ve eylem konularında emin olmak istiyorlar ve yol
gösterilmesini bekliyorlardı." şeklinde bir açıklama
getirir. Antik Çağ yazarlarından Lactantius ise, Didim
Apollo Tapınağı´nda "Orakl"a "Ruh, ölümden kurtulabilir mi?"
sorusunun sorulduğunu ve "Evet, bunun anlamı eterde
doğmaktır (zaman ve mekan dışında), orada ebediyen varoluş
vardır." cevabının alındığını yazar. Eter, Latince bir
sözcüktür ve evrenin üst düzeyini ifade eder. Ruhla ilgili
bir diğer cevap ise; "Ruh bedende, acıya tahammül ederken,
incinmez ve acıyı tolere eder. Beden yaşlanıp, solup ölürken
ruh evrende sonsuz boşluklarda özgür kalır.." şeklindedir.
Görüldüğü gibi, iki cevapta da benzerlikler vardır. İkisinde
de ruhun evrende bir yerde bedenden kurtulduktan sonra özgür
olarak ebediyen varolduğu yaklaşımı vardır. İnsanlar Tanrı´yı
sorarlar; Tanrı kimdir ve nedir? "Orakl" bu sorulara şöyle
cevap verir; "Ölümsüz tanrı, ilahidir, eterdedir,
ölümsüzdür, değişmez, ebedi ve daima aynıdır." Burada da
eter göndermesi görülür yani evrenin çok üst düzeylerinde
tanrı ve ruh vardır. "Orakl"lara benzeri sayısız soru
sorulmuş ve benzer cevaplar verilmiştir. Dikkat edilirse
verilen cevaplar, günümüzün egemen üç semavi dininin
öğretilerine ve inançlarına çok benzemektedir. Aynı sorular
rahiplere, hahamlara veya imamlara sorulduğunda hemen hemen
aynı cevaplar alınacaktır. Bu nedenle, birçok Hıristiyan din
bilimcinin "Orakl"ları dinsel amaçlarla veya inançları
doğrultusunda kullandıkları görülür. Böylece, "Orakl"ların
çoğu, ilk Hıristiyanlar´ın yazılarında yer alarak, bizlere
kadar ulaşabildiler.
Didim Tapınağı

Kehanet nedir?
Quintus Cicero´ya göre, kehanet geleceğin açığa çıkması ve
olacaklar bilimidir, ulvi ve yararlıdır. İki tür kehanet
vardır; birisi bir olayın kehaneti yapan tarafından
gözlenmesidir, bu özendirici ve yapay bir öngörüdür ve de
çok çeşitli yöntemler kullanılır. Cicero´ya göre öteki
kehanet türü, doğrudan Apollo´dan doğal veya sezgi yoluyla
ilham alınmasıdır. Antik çağlarda ve hatta daha öncelerinde,
kuşlarla kehanet yapılırdı çünkü kuşlar gök sakinleriydiler
ve tanrılara daha yakındılar, dolayısıyla tanrıların
konuşmalarını duymaktaydılar. Rüyalar aracılığı ile geleceği
tahmin etmek (Oniromansi), tüm Pagan inançlarda vardı ve
hatta Bergama´daki Asklepion Şifa Merkezi´nde hastaların
tedavisinde yöntem olarak kullanılmıştı. Filozof Aristotle,
bir rüya yorumcusuydu, rüyaları yorumluyor ve günümüz
psikologlarının kullandıkları gibi kullanıyordu. Yunan ve
Roma dönemlerinde Serapis Tapınakları´nda rüya yorumlatarak,
şifa verilmesi bir modaydı. Roma döneminde, yüzyıllar
boyunca ölülerle ilişki kurulmaya çalışıldı ve onlardan
geleceğin öğrenilebileceğine inanıldı. Bir kutsal rahibenin
mezarı "Orakl" haline getiriliyordu. Akhisar´da bulunan bir
örnek yazıt şöyledir; "Tanrıların rahibesi Ammias ve onun
çocukları; tanrıların ilhamı bu sunaktaki bakır kaplarla
onun belleğindedir. Eğer birisi benden gerçeği öğrenmek
isterse, bu sunağa gelip dua etmesine izin verin. O, her
zaman gece ya da gündüz bütün dileklerini elde edecektir."
Bir diğer kehanet yöntemi, kelimelerin aslında saklı
kehanetsel anlamlar içerdiğidir. Buna Yunanlılar "cledon"
derlerdi, şimdilerde de "Cleomansi" adıyla, kelimeler
yorumlanmaktadır. Tarihçi Plutarch, "İskender´in Yaşamı"
adlı kitabında, Büyük İskender´in ordularını yola çıkarmadan
önce Delphi´ye gidip danıştığını fakat kendisine verilen "Orakl"ı
unuttuğu için yaşamını erken yitirdiğini yazar. Öyküye göre
Delphi Kahinesi yani Pythia önce İskender´i reddeder ama
Kral buna aldırmaz. Gider Pythia´yı bulur ve omuzlarından
yakalayarak kendisine döndürür. Pythia Kral´a bakar ve; "Sen
yenilmezsin, Oğlum.." der. Bu cümleyi işiten İskender, başka
bir şey istemez çünkü istediği sözcüğü işitmiştir;
"Yenilmezlik" Oysa Büyük İskender´i, bir komutan veya ordu
değil, başka bir neden yenecektir ama kehanetin ötesini
dinlememiştir.
Cicero, su kaynaklarının ve ırmakların ilahi lütufkârlıkla
donatıldıklarına ve yanılmazlıklarına inanıldığını söyler.
Homeros´a göre, kutsal Olimpiyalılar yani tanrılar "Styx"
adlı ırmakta yargılanırlar ve yalan söyleyip, söylemedikleri
belirlenirdi. Kahinler ve kahineler kutsal bir suyu
içtiklerinde, geleceğin esinlenmesine ulaşırlardı (Hidromansi).
Bu metod, ilk kez Suriye´de geliştikten sonra Demeter ve
Asklepion tapınaklarında kullanıldı. Daha birçok kehanet
yöntemi vardır ama asıl önemli olan şey, insanların hemen
çoğunluğunun gelecekleri hakkında çok ilkel, basit ve
sıradan sorular sormalarıdır. Bunlar çoğu zaman boş
sorulardır. Agis adlı birisi büyük tanrı Zeus´a
battaniyeleri ve yastıkları hakkında bir soru sorar; acaba
onları kaybedecek midir veya birisi çalacak mıdır? Buna
karşın, tanrılar bir insana kararsız olmamasını, çalışmayı
istemesini önerirler. Çocuk balıkçı babası gibi olmalı ve
balık tutma bilgisini öğrenmelidir. Yani önce insan kendi
gücüyle herşeyi yaptığından emin olmalıdır...
Didim Tapınağı

Kehanet nasıl
yapılıyordu?
Apollo Tapınakları´nın danışmanları yani kahinler ve
kahineler, ilkönce kendilerini kutsal suyla yıkamak
zorundaydılar. Tapınakların önünde, "pelanos" denen bir
ücret ödenirdi. Pelanos, kehanet yapacaklara yönelik bir ön
sunuydu, Plutarch tapınakların önünde, hayvan kurban
edildiğini de yazar. Halktan 7 "drachma" ve 2 "obol"
alınırdı. Özel istekler için 6 obol ödeniyordu. Bir drachma,
6 obol ediyordu. Daha üst düzeydeki istek sahiplerinden,
onbir kez daha fazla ücret alınırdı. Bir diğer hazırlayıcı
test ise, Apollo´nun izin verip vermeyeceği yönündeydi.
Bunun için kurban edilecek olan keçi, kutsal suyla
yıkanırdı. Eğer kurban hareketsiz kalırsa, Apollo isteği
onaylamıyordu, eğer kurban çırpınır ve kurtulmaya çalışırsa
Apollo isteği onaylıyordu ve cevap verilebiliyordu. Bundan
sonra hayvan sunağa yatırılır ve kesilirdi. Pythia´nın yani
kahinenin bulunduğu yere geçilemediğinden, kurbanlar
kesildikten sonra içeri yollanırdı. Bu arada, soruyu soran
kişi sorusunu yazılı olarak görevli rahibe verirdi.
Rahibelerin söylediği Apollo´ya övgü şarkıları arasında,
rahip soru kağıdını özel rahibeler aracılığıyla, Apollo ve
Dionysus heykellerinin bulunduğu özel bölmede bulunan Pythia´ya
gönderirdi. Pythia, üç ayaklı bir sehpada veya taburede
otururdu. Tanrı Dionysus, transı simgeliyordu, üç ayaklı
sehpa Apollo´nun simgesiydi ve onun oturduğu yer olarak
kabul ediliyordu. Pythia´nın içine Apollo´nun geldiğine
inanılıyordu. Her kehanetten önce Pythia, bir kez daha
yıkanıyor ve temizleniyordu, kutsal defne yaprakları
çiğniyor ve kutsal sudan içiyordu. Özel kokular arasında
Pythia, transa geçiyor ve tanrısal kattan gelen kehaneti
içeren kutsal sözcükleri haykırarak söylüyordu. Trans
esnasında Pythia´nın söylediği sözcükler ilk bakışta,
saçmasapandı. Pythia´nın çılgınca hareketleri, bugünkü
anlamda "self-hipnoz" yani kendi kendine hipnoz olarak
tanımlanmaktadır. Pythia´nın anlaşılmaz sözcükleri doğal
olarak yorumlanmaktaydı. Aslında Pythia´lar birer
medyumdular ama dönemin tarzına uygun olarak şiirsel bir
dille yani mısralar halinde kehanet yapıyorlardı. Pythia´nın
kehanetleri rahibeler tarafından yazılıyor ve bir kopyası
müşteriye verilirken, öteki kopyası tapınağın arşivinde
saklanıyordu. Ne yazık ki, bu arşivden geriye birşey
kalmadı.
Didim Tapınağı

Dişi kahinler
Sibıllar, Bakisler ve Pythialar
Sibıllar, kutsanmış dişi kahinlerdiler ve onlara "Bakis"
denirdi. Geçmişlerinin MÖ 8. Yüzyıl´a kadar uzandığı
bilinmektedir. Sibıllar ve Bakisler Apollo Tapınakları´nın
çok öncelerindeki ilk Pythialar´dılar. İlk Pythialar´ın MÖ
7. Yüzyıl´da ortaya çıktıkları sanılıyor. Sicilyalı Diodorus´a
göre, "orakl"lar yani kahineler bakire olmak zorundaydılar
çünkü fiziksel saflıkları önemliydi; aynı zamanda da Artemis
ile de ilişkiliydiler. Pythialar daha genç bir kızken
seçilirler ve yaşlılar tarafından yetiştirilirlerdi. Seçim
genelde soylu ve saygın bir aileden yapılırdı. Ama bazen,
aileye çocukken girmiş fakir ailelerden gelen kızlar da
Pythia olurdu. Önemli olan başka bir konuda eğitilmeden
Pythia eğitimine girebilmekti. Bir Pythia Apollo´nun karısı
sayılırdı, antik zamanlarda Pythia´nın doğumu Mart veya
Nisan başları olan 7. ayda (Bysios) kutlanırdı. Sonraki
dönemlerde kutlamalar kış aylarında yapıldı. Çok önemli
kehanetler, dinsel takvimlere göre yapılır ve uygun zaman
beklenirdi. Çok fazla talep olduğunda aynı anda üç Pythia´nın
görev yaptığı biliniyor. Fakat MS 2. Yüzyıl´dan sonra "Orakl"lar
azalmaya başlayınca, ortada tek bir Pythia kaldı. Ve
Hıristiyanlığın ışığı parladıkça, Pythia´nınki sönmeye
başladı. Artık Pythialar yaşamıyorlar ve tabii Apollo´da...
Ama "Orakl"lar onların yeniden doğacaklarını söylemişlerdi.
Kimbilir ne zaman?
Nemrut Dağı

Çok Uzak Bir Öykü;
"Kardeşlik Örgütü" Anadolu´daydı Nemrut´un Sırrı Nemrut Dağı
hep gizemli iddialara hedef oldu; hatta uzaylıların gizli
üssü olduğu bile iddia edildi; kesin olan tek şey dağda
bilinmeyen veya henüz keşfedilmemiş tünellerin olduğu ve
efsanevi Commagene Kralı I. Antiochos´un kayıp mezarıdır.
Dağın gizemi, çok değişik alanlara yöneliyor;
Hıristiyanlığın burada başlamasından tutun da, İsa´nın
doğumundaki simgesel anlama ve de Noel´in yanlış zamanda
kutlanmasına kadar... "The Orion Mystery ve The Mayan
Prophecies" kitaplarının yazarlarından araştırmacı Adrian
Gilbert, bu sırrı kovaladı, Rusya´dan Fransa´ya ve Mısır´a,
Filistin´den Güneydoğu Anadolu´ya uzanan yorucu bir
çalışmadan sonra edindiği bilgileri, inanılmaz iddialarla
bütünleştirerek, bir kitap yazdı ve gizem büyüdü;
Nemrut Dağı

Nemrut dağının gizemi
Tarihin neresine bakarsanız bakın, muhakkak dünyanın bir
yerinde, özgün bir inanç veya mistik ya da okült bir yaşam
biçimi karşınıza çıkacaktır. Bu tür grupların ana ilkesi
kardeşliktir, kardeşlik adayı belli bir eğitim, öğrenim ve
sınav aşamasını yaşadıktan sonra ezoterik gizemlerle beraber
yaşamaya başlar ama bunları dışarıya taşıması yasaktır çünkü
bilgi özeldir ve yeterince eğitilmemiş, amacını bilmeyen ve
meraktan öteye geçemeyen yani hak etmeyen kişilere
verilemez. Yüzyılın sonuna doğru, çoğunluğu Rus olan bir
grup okültist veya ezoterist gizemci peşpeşe ortaya çıktı;
aralarında Madam H.P.Blavatsky, Alexandra David-Neale, P.D.
Ouspensky ve G.I.Gurdjieff gibi çok önemli isimler
bulunuyordu. Doğunun tanımıyla bunlar; "Bilgeliğin Ustaları"
ydılar. Tümü, uzak geçmişin ezoterik ve gizemci mantığı
doğrultusundaydı, kurdukları gizem örgütleri günümüzde
milyonlarca insanı yönlendiriyor, yani "Kardeşlik" hala
yaşıyor.

Yoksa, Hıristiyanlığın Gerçek Lideri Nemrut´da Mıydı?
1920´de G.I.Gurdjieff, batıya geldi ve Fransa´da kendi adına
bir gizem veya ezoterizm okulu açtı, okulun izlediği yol çok
eski bir ezoterik okulun yoluydu; bu çok uzak geçmişten
gelen okulun adı "Sarmoung Kardeşliği" idi. İpucu
izlendiğinde, (Gurdjieff hakkında yazılan otobiyografi de bu
yöndedir.) adı geçen örgütün temelinde büyük bir olasılıkla,
bir zamanlar Kuzey Mezopotamya´da gelişip, yayılan ama sonra
yok edilen Hıristiyan Gnostik Okulu´ndan geriye kalanlar
bulunuyordu. İzleri sürdürdüğümüzde bu kez günümüz
Türkiye´sinin sınırlarının içine giriyor ve kayıp gizem
okulunun Güneydoğu Anadolu´da bulunduğu anlaşılıyordu yani
Gurdjieff´in kurduğu örgütün en uzak geçmişinde yer alan
kayıp gizem okulu Anadolu´daydı; Ama nerede? İşte burada
ortaya çıkan bir adam yeri bulduğunu söyledi, adamın adı
Adrian Gilbert´ti,1972 yılında, Adrian Gilbert hacı olmak
amacıyla, Filistin´e, Hz. İsa´nın doğum yeri olan Bethlehem´e
gitmişti, aslında bilgeliğin peşindeydi, bir gizem örgütü
arıyor ve eğitilmek istiyordu. Bölgede bir gizli okulun
olduğunu duymuştu, kulağına gelenlere göre Matta İncili´nde
adı geçen Maji Okulu buradaydı, sıkı bir arayışın ve gizem
dedektifçiliğinin sonucunda, o da Gurdjieff´in izine rasladı,
Filistin´de ortaya çıkan iz, Fransa´da gelen izle Anadolu´da
birleşiyordu ve Adrian Gilbert artık sonuçtan emindi; Kayıp
"Kardeşlik Okulu" nun liderini ve yerini bulmuştu; Gilbert´e
göre örgütün kurucusu Commagene Kralı I. Antiochus, yeri ise
Nemrut Dağı´ydı.
Nemrut Dağı

Kral Antiochus´un krallığı
Sıra Urfa´da
Gilbert, Kral I. Antiochus´un yaşadığı çağda varolan
Sarmoung Kardeşlik Örgütü ile yakın ilişkisi olduğu
görüşünde, onun Kuzey Fırat bölgesine yayılan küçük
krallığının ana simgesi aslandı veya Commagene Aslanı´ydı.
Nemrut Dağı´nda bulunan dev mezar anıtta, astrolojik ve
Hermetik simgeler kullanılarak, gizem vurgulanmıştı.
Nemrut´da bulunan Aslan kabartmasının üzerindeki Astrolojik
simgeler aslında bir horoskop yani yıldız haritasıdır ve
Gilbert burada belirtilen işaret edilen iki zaman dönemiyle,
Kral´ın doğum ve inisiye yani örgütte eğitildiği tarihleri
işaret ettiği düşüncesindedir, bu tarih 6 Ocak´tır yani İsa´nın
Yahya Peygamber tarafından vaftiz edildiği tarih yani özgün
adıyla "epiphanes" günü. Günümüzde, aynı tarihte Ortodokslar
suya haç atarak kutlamalar yapıyorlar. Gilbert, Kral
Antiochus´un krallığının henüz bulunmamış bir yerinde 35´
eğiminde, 155 m. uzunluğunda, nereye gittiği bilinmeyen bir
tünel olduğunu iddia ediyor. Aslında bu iddia doğru, çünkü
arkeologlar uzun zamandan beri bu bulmacanın peşindeler,
Kahta´dan Nemrut Dağı´na uzanan tünellerin varlığı biliniyor
ama nereye gittikleri henüz anlaşılamadı zira o boyutta
kazılar yapılmış değil. Gilbert Commagene Kralı´nın doğum
tarihini de hesaplıyor; bu tarih Güneş´in, Regulus
yıldızıyla Aslan Burcu´nda buluşum yaptığı tarih yani 29
Haziran. Adrian Gilbert, Urfa´nın da (Eski adıyla Edessa)
Orion Bilgeliği ile ilgili bir astrolojik merkez olduğu
görüşünde ve bunun kanıtlarının da Eski Ahit´te yani
Tevrat´da bulunduğunu belirtiyor.
Nemrut Dağı

Hristiyanlık kalıntıları ve Urfa
Kral´ın doğumu ve Mısır´a uzanan yol
Hıristiyanlığın ilk yıllarında Urfa, çok önemli bir eğitim
merkeziydi ve kutsal kalıntılar hala orada görülür.
Haçlılar´ın yıkımlarından sonra bölge, 1145´de İslam
Komutanı Zengi tarafından ele geçirilmiş ve 1146´da da Zengi´nin
oğlu Nureddin, Haçlıları tamamen uzaklaştırmıştı. Gilbert,
araştırmalarında kayıp Kardeşlik Örgütü´nün izlerinin
Urfa´da da bulunduğu belirtiyor ve Matta İncili´ndeki "Maji
Öyküsü" nü hatırlatıyor. Mesih´in yani İsa´nın doğumu yani
Christmas Günü sandığımız gibi 25 Aralık değildir, bu tarih
aslında antik bir Pagan festivalini simgeler (Mitralar´ın
Doğum Kutlamaları). Gerçek Christmas Milattan önceki 7.
yılın 29 Temmuz´udur yani İsa milattan 7 yıl önce doğmuştur
ve o gün gök konumu çok özeldir; Güneş her yıl aynı tarihte,
"Kral´ın Doğumu" konumuna girer Aslan Burcu´ndaki "Küçük
Aslan" veya "Aslan Yürek" de denen Regulus´la buluşur. Bu
aynı zamanda da, göğün en parlak yıldızı olan Sirius´un
yükseliş döneminin hemen sonrasıdır yani Sirius özgün
periyodundaki görünmezlik dönemini bitirerek, yükselmeye
başlar. Mısır Mitolojisi´nde Sirius yıldızı, Tanrıça Isis´in
özel yıldızıdır, görülmediği dönemde Tanrıça hamiledir,
yükseldiğinde yani parlamaya başladığında oğlu Horus doğar,
bu da Güneş-Regulus buluşmasıyla simgelenir.
Nemrut Dağı

Hristiyanlık ve Astrolojik Simgeler
İlk Hıristiyanlar, bu mitolojik kavramı kullandılar, Sirius´un
yükselmesi Meryem´in doğumuydu ama bu kez doğan Horus
değildi çünkü Meryem´in oğlu İsa´ydı, aynı anda görülen
diğer parlak yıldızlarda önemliydiler, örneğin Orion Isis´in
eşi yani kocası olan Osiris´ti, Hıristiyan kültürü, Osiris´e
Joseph yani Meryem eşi kişiliğini verdi. Procyon yıldızı da,
Sirius gibi Orion´dan sonra yükselir ve Isis´in kızkardeşi
Nephthys ile simgelenir ve o da orta eş kişiliğiyle bazı
erken Hıristiyanlık söylencelerinde yer alır. Zodyak yani
Burçlar Kuşağı genelde hayvanlarla simgelenir, Öküz yani
Boğa, Koyun yani Koç burçları İsa´nın doğduğu ahırda bulunan
ve yemlenen yani beslenen iki hayvandır ve ahır Bethlehem
kasabasındadır, kasabanın adının anlamı "Ekmeğin Yeri" dir,
Bethlehem kasabası, Judah bölgesinde yani İsrail´in Aslan
Kabilesi´nin yaşadığı yerdedir ve bu kabilenin simgesi Aslan
Burcu´ndaki veya takımyıldızındaki Regulus´tur, sonuç olarak
ezoterik anlamda Güneş-Regulus buluşumu, İsa´nın ahırdaki
doğumunu simgeler.
Nemrut Dağı

Üç Gizemli Adam mı Yoksa Gezegen mi?
Bebek İsa´yı ziyarete geldiklerine inanılan üç çoban krala
Bethlehem´e giden yolu yıldızlar gösterir, yıldızların
geleneksel yeri ekliptiğin kuzeyindeki simgesel bir hattı
oluşturur, bunlar Sirius´dan önce doğan Procyon, Castor ve
Pollux´tur, çoban krallara yol gösterirler yani Sirius´un
doğacağı yeri gösterirler. Adrian Gilbert, İsa´nın doğumunda
parlayan ve Bethlehem´den izlenen büyük yıldızın tek
olmadığına hatta yıldız olmadığına inanıyor, ona göre
parlaklığın nedeni iki dev gezegenin yani Satürn ile
Jüpiter´in buluşumuydu, buluşum Balık Burcu´ndaydı ve bu
nedenle de Hıristiyanlığın gerçek simgesi balıktı. İki dev
gezegen, o konumda akşam göğünün (saat 21:30 civarı) en
parlak gök cisimleridirler ve çok net olarak çıplak gözle
görülebilirler. Üç çoban kralın ezoterik anlamları da
böyledir yani Melchior, Caspar ve Balthasar´ın; Satürn ve
Jüpiter, iki kralla simgelenir; Melchior (Altın Kralı
Jüpiter) ve Caspar (Mür yani koku kralı Satürn); Jüpiter
astrolojik anlamda, sağlığı ve zenginliği simgelerken,
Satürn ölüm ve mezarın yanısıra uzun yaşamı simgeler.
Nemrut Dağı

Nemrut dağı ve sırları
Adrian Gilbert, tüm öykünün anlamının farklı olduğu
görüşünde, bizlere bu şekilde İsa´nın doğum horoskobunun
yani yıldız haritasının anlatılmak istendiğini düşünüyor,
eğer okuma doğru yapılırsa kesin zaman belirlenecektir.
İsa´da Horus gibi bir kral olarak doğmuştur, gezegenlere
uygun armağanlar onun doğumunu simgelerler, Matta İncili´nde
armağanların baştan çıkarıcı oldukları ve egosal amaçlarla
kullanılabilecekleri vurgulanır. Yani üç gezegenin negatif
yönleri vurgulanır, negatif yönler pratik Maji´nin
reddedilmesi (Merkür), ölümsüzlük arzusu (Satürn) ve krallık
yani iktidar hırsıdır (Jüpiter). Daha sonraki olaylarda
benzer anlamlar içerirler, Yahya Peygamber Ürdün Irmağı´nda
İsa´yı vaftiz ederken cennetten gelen bir güvercin
simgeselliğinde İsa´ya en yüksek armağan verilir, bunun
anlamı gezegendeki en yüksek krallığın onaylanmasıdır. Artık
o, Logos´un yani Varoluş´un aracı olmuştur. Yani Vaftiz´in
simgeselliği ve 6 Ocak kutlamalarının anlamı göksel
buluşmanın gerçekleşmesi daha da ötede İsa´nın göksel
doğumudur. Ama daha sonra bu tarih değişecek, 25 Aralık´a
kayarak, antik Roma´nın Satürn şenlikleri Mitralar´ın doğumu
ile karışacaktır.
Bütün bunlardan anlaşılan şey, Kayıp Kardeşlik Örgütü´nün
içeriğidir, Horus´dan, İsa´ya oradan da Kral I. Antiochus´a
uzanan gizemin ezoterik anlamı ve bunun astrolojik metodla,
Hermetik Bilgelik düzeyinde simgeselleştirilmesidir fakat
tüm anlatılar ve Gilbert´in iddiaları yine de asıl gizemi
açıklayamıyor; yıldızların ve gezegenlerin etkinliği ya da
önemi acaba kutsallık düzeyinde ezoterik simgesellik midir?
Yoksa, dünya dışındaki bir yerler mi ima edilmektedir? Sır,
Orion ve Sirius´da saklı gibidir; birgün bunu da
öğreneceğiz; ne zaman mı? Kimbilir, belki de Nemrut Dağı´nın
altında yatan sırrı çözdüğümüz zaman...
Nemrut Dağı

Nemrut dağı´ndaki horoskop şekli
Nemrut Dağı´nın batı terasındaki horoskop;
Kabartmada görülen yürüyen aslan formundaki yıldız haritası
yani horoskop, Yunan astrolojisi tarzındadır ve bir tarih
belirlenmiştir. Commageneler´in Mitraik inancı, doğudan
batıya doğru bir yelpaze gibi yayılırken, kesin olarak
Hıristiyanlığın temelini oluşturmuştur yani Hıristiyanlığın
kökeni Mitraizm dolayısı ile de Kral I. Antiochos´un
katıldığı gizemli Kardeşlik Dini´dir. Kral´ın mimarları,
tarihsel göndermeyi yapmak amacıyla, yıldız konumlarını bir
aslan formuyla oluşturdular.
Troja Gizemi

SELENE’NİN IŞIĞI VE AY ÜLKESİ BAFA
Bilinmeyen Anadolu´dan bir dilim...
Üzerlerine binlerce kitabın yazıldığı, filmlerin çekildiği
kayıp uygarlıklar ve kentler sizlere kendi içinizdeki
göremediğiniz yerleri açabilir veya kapalı kapıları
aralayabilir. İşte Ege´den Türkiye Gizemtur´un birinci
bölümü...
Bilinmeyene doğru derken ve bilinmeyeni genelde hep gökte
veya bir başka boyutta ararken gelin yere inelim...
Anadolu binlerce yıldan bu yana sayısız uygarlığın beşiği
olurken birçok gizemi de bağrında saklamış.. Elbette ki, her
gizem doğaüstü değildir, bazı gizemler tarihi konumları ve
anlaşılmaz ama hissedilebilir anlamlarıyla gizemli olurlar.
Gizem ya da bilinmeyen faktör doğanın ta kendisinde de
olabilir, eğer yaşadığınız çevre hakkında bilgi edinmek ve
bazı olayları yaşamak istiyorsanız, siz siz olun ve muhakkak
gezin, unutmayın eskiler “Çok gezen ve çok bilen..”
arasındaki farkı bize gayet iyi belirtmişler.. Durumunuz
orta düzeyde dahi olsa, çoğunuzun bir arabası vardır ve yine
çoğunuz bu araba ile güneye tatile gitmişsinizdir, Ege´den
geçerken yolunuzun üzerinde bazı önemli yerler vardır, işte
size sözünü ettiğim önemli yerlerden birisi Bafa Gölü ve bu
göl kıyısının şimdi birkaç avuç kalmış olan altın kumları.
Durun ve Bafa´ya bir iki saat ayırın. Göreceğiniz doğa size
çok farklı kılabilir.

Selene’yi hissedebilirsiniz...
Bugün Bafa Gölü ve kıyıları ne yazık ki özellikle kumsalı,
endüstri canavarına kurban edilmişse de hala bir başka
gezegen görünümünü koruyor ve üçbin yıllık bir efsane hala
yaşıyor, hemen yolun sonundaki kalıntı, Çoban Endymion´un Ay
Tanrıçası Selene ile buluştuğu yerdir. Yakışıklı çoban
Endymion´a aşık olan Ay Tanrıçası Selene, işte burada
umutsuzluğa düşer çünkü ölümlü bir insanla beraber olması
Zeus yasalarına göre imkansızdır. Anlatıldığına göre Bafa
Gölü´nü çevreleyen Beşparmak Dağları Ay´ın en güzel
parladığı yerdir ve Bafa Gölü ay ışığı altında gerçekten de
gümüş bir tepsidir çünkü Ay Tanrıçası Selene, sevdiği çobanı
görmek için, en güzel ışıklarını, en parlak biçimde buraya
döker. Efsane bize, Çoban Endymion´un bu işe ne dediğini
söylemiyor ama olsun bir beis yok zira o zamanlarda feminist
tanrıçaların sözü geçiyordu. Ama siz Bafa´yı ve Selene
Tapınağı´nı bir görün, ne işe yarar demeyin çünkü efsaneler
gerçeklerin görünmeyen zirvesidir. Hissedin yeter.. Bu
tanrısal aşkın yaşandığı dağ Türkiye´dedir. Mitolojik adıyla
Latmos Dağları, antik Karya yöresinde, şimdiki Bafa Gölü´nün
kıyısındadır. Ünlü tarihçi Strabo “Coğrafya” adlı eserinde
bu yöreyi vurgular; “... çeşitli zamanlarda çeşitli
yöneticiler buralara sahip olmuşlar... Troya’nın
alınmasından sonra Lidyalılar, Aiolisliler ve İyonyalılar ve
sonra Persler ve Makedonyalılar ve son olarak da Romalılar
buralarda egemen olmuşlar, ülke bölündüğünde halk dialekt ve
isimlerini kaybetmiş...”Bugün Bafa’ya gittiğinizde, tüm bu
uygarlıkların izlerini bulabilirsiniz. Heraklia binlerce
yıllık ağırlığı ile karşınızdadır.
Troja Gizemi

Troja ve tahta at bir masal mı?
Birçok araştırmacıya göre Troya Efsanesi, Homeros´ın
yazdıkları ve tahta at birer masaldan ibaret. Gizemi
aydınlatan Hitit tabletleri, kimliği bilinmeyen "Deniz
Adamları", insanımsı tanrılar ve Homeros´dan binlerce yıl
sonra efsaneyi gerçekten yaşayan adı bilinmeyen Sicilyalı
genç kız...
Çoğumuzun yolu Çanakkale´den geçmiştir. Dünyanın jeo-politik
önemi büyük en önemli boğazlarından biri olmasının yanısıra
Çanakkale bir savaş destanının da odağı ve simgesidir. Ama
Çanakkale´nin bir diğer yönü daha vardır ve bu yönü ile
Çanakkale tüm dünya kültüründe yer alır çünkü Homeros´un
ölümsüz Troya´sı oradadır. Bu günlerde, Troya adı yine
gündemde çünkü yüzyılın başında Çanakkale kıyılarından
Schliemann adlı hırsız tarafından kaçırılan ve Troya Kralı
Priam´a ait olduğu varsayılan hazine yıllardan sonra
Rusya´da sergilenmek üzere ortaya çıktı. Şimdi, Almanlar
hazinenin kendilerinden kaçırıldığını ileri sürerken,
Yunanlılar da, Schliemann´nın Yunanlı karısı yüzünden olsa
gerek hak sahibi olduklarını iddia ediyorlar ve tabii biz de
varız, çünkü hazinenin bulunduğu yer bizim topraklarımız,
öyleyse Priam´ın Hazineleri bize iade edilmeli diyoruz. Ama
gelin biz konumuza dönelim ve Troya Gizemi´ne doğru yol
alalım.
Troja Gizemi

Bir Kadın İçin On Yıl Savaştılar mı?
Tarihin babası Heredot, Troya destanının yaratıcısı olduğu
bilinen Homeros´u kör bir ozan olarak anlatır; Giritli fakir
bir köle kadının oğlu olarak, eski İzmir yakınlarında
bulunan Meles Çayı kıyısında doğmuştur. Efsaneye göre,
annesinin bir dil öğretmeni ile evlenmesinden sonra eğitim
görebilen homeros yaşamının sonraki yıllarında, Yunanistan,
İtalya ve İspanya´ya yolculuklar yapar, Kios Adası´nda yaşar
ve Atina´ya giderken yolda ölür. Heredot, bize Homer´in
kendisinden 400 yıl önce yaşamış olduğunu yazar ve Homer´ de
Troya savaşından 80 yıl sonra yaşamıştır der. Öyleyse
konumuz olan Troya olayı MÖ 1180-1250 yılları arasındadır.
Troya Savaşı, bazı görüşlere göre, aynen Kurtuluş Savaşı´
ında olduğu gibi, Yunanistan´dan Anadolu´ya yapılan bir
saldırıdan başka birşey değildir. Neyse, yazımızın konusu bu
değil, bizi ilgilendiren veya araştırdığımız gizem Troya
Efsanesi´nin ardında yatıyor. Bir diğer iddianın peşindeyiz
acaba Troya Savaşı gerçekten yaşandı mı?
Örneğin on yıl sürdüğü varsayılan Troya Savaşı gerçekten de
bir kadın yüzünden mi başladı?

Üç tanrıça arasındaki güzellik yarışmasını kazandırdığı için
Aşk Tanrıçası Afrodit, Yunanlı dilber Güzel Helena´yı, Troya
Kralı Priam´ın oğlu Çoban Paris´e aşık eder ve Paris´de
evinde konuk olduğu bir dönemde, kocası Kral Menelaos´un
önünde Helena´yı kaçırarak Troya´ya getirir. Ve işte koca
bir savaş böyle başlar? Eski Yunanlıların mantık ve
felsefeye dayanan bir yaşam biçimine inandıklarını
biliyoruz, biran için olaya böyle bir açıdan bakacak olursak
acaba bir kadın için koca bir ordu on yıl süreyle bir başka
ülaaae gidip savaşır mı?Pek akıllıca görünmüyor, her ne
kadar bu bir efsaneyse, her ne kadar kadınların tarihi
tersyüz ettiklerini biliyorsak da, Josephine, Hürrem Sultan,
Kleopatra gibi kadınlardan söz ediyorum; Bunlara rağmen
Troya örneği yine de biraz fazla.
|