Bizde Matbaa
Gizlenen
Gerçekler
|
İZMİR FUARI MAĞAZASI kelepiremlak35
|
İzmir Sanal Fuarı
Mağazası |
İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı |
|
BİLMEDİĞİNİZ TARİHİ GERÇEKLER
|
Bizde Matbaa
Gizlenen
Gerçekler
|
|
Yusuf KARAOSMANOĞLU
Bulunduğu tarihten bu yana
her geçen gün gittikçe gelişerek bugünkü haline gelmiş olan
matbaacılığın tarihçesi çok eskiye dayanır. Matbaacılık
hakiki ve en geniş manasıyla her ne kadar hareketli
harflerin mucidi sayılan Gutenberg zamanında Avrupa’da
başlamışsa da
esasında çok eskiye varan tarihi Orta Asya Türklerine kadar
gitmektedir. (1) Matbaanın keşfedilerek inkişaf edebilmesi için bazı şartların mevcut olması gerekmektedir. Evvela harflerinin adedi çok az olan bir alfabe veya hece yazısının mevcudiyeti şarttır. Böylece
zannedildiği gibi
ideoğrafik bir yazı sistemini kullanan ve binlerce şekilleri
içine alan Çin yazısının tab’ının ne kadar zorluklara sebep
olduğu bir an düşünülürse matbaayı ilk defa Çinli’lerin
bulduğundan şüphe etmek yerinde olur. Yapılan en son tarihi
tetkikler Uygur Türkleri’nin XI. asırda matbaayı
tanıdıklarını
Çinlilerin de bu tarzdan dolayısıyla malumatları olduğuna ve
bu sistemi XI. asır ortasında oldukça ıslah ettiklerini
ortaya koyar. 19. asrın son demlerinde Tung-Huang mevki’nin
yakınında üstü duvarla örtülü bir mağarada bizim için çok
ehemmiyetli olan bir kaç Uygur matbaa harfleri de ele
geçmiştir. Yapılan araştırma ise matbaa harflerinin 1209
yılından çok daha öncesine ait olması gerektiğini netice
vermiştir. (2) Nitekim matbaanın
tarihi ile uğraşan İngiliz bilgini Carter’a göre de
yeryüzünde mevcut en eski matbaa harfleri Uygur dilinde olup
Türkçedir. (3) Osmanlı Devleti matbaayı
Avrupa’ da kuruluşundan kısa bir süre sonra tanıma fırsatı
elde ediyor. Esasen o günün devletleri arasında her yönüyle
güçlü olan Osmanlı Devleti’nin
bu teknik aracın Avrupa’daki gelişmesinden habersiz kalması
da zaten düşünülemezdi. (4) Şimdilik bilinen
İstanbul’un alınışı tarihinden sonra matbaacılığın
bu sanatla ilgilenen Museviler tarafından yurda getirilmiş
olmasıdır. İlk matbaa ise Museviler tarafından Il. Bayezid
zamanında açılmıştır. (5) Padişahtan
alınan müsaade fermanı ile kitaplar 1488’de basılmaya
başlanmıştır. Hatta bu basılmış eserlerin kapağında “Sultan
II. Bayezid Han’ın gölgesinde basılmıştır” ibaresinin olması
bazı kaynaklardaki
matbaaya Osmanlı padişahlarının cephe aldıklarına dair ileri
sürülen fikirlerini çürütmektedir. (6)
Özellikle II. Bayezid’in “Kim matbaa ile uğraşırsa idam
ederim” şeklindeki bir buyruğu olduğu ifade edilmektedir.
Halbuki II. Bayezid zamanında 19
I. Selim zamanında ise 33 kitap basılmıştır. Fatih Sultan
Mehmed’in de matbaacılıkla ilgilendiği belirtilmektedir.
Tarihçi Mustafa Nuri Paşa’nın (Netayicü’lvuku’at’ta)
ifadelerinde de IV. Murad zamanında bir matbaa için izin
istenir ve izin alınır. Bundan da anlaşılacağı üzere kitap
basma işine ve matbaanın kurulmasına ve gelişmesine Osmanlı
Padişahlarının karşı değil bilakis yardımcı oldukları
anlaşılmaktadır. (7) 1726 yılında ise esaslı bir şekilde neticeye götüren bir faaliyet; İ.Müteferrika’nın matbaa kurulmasının cemiyete sağlayacağı bütün faydaları etraflıca açıklayan elle yazılmış küçük bir risale’ (Vesiatü’t-Tıbaa) nin elden ele dolaşmaya başladığıdır. Bunu devrin İsveç elçisi Çarleson’un 20 Temmuz 1775 tarihli el yazısı belgesinden anlıyoruz. Bu risale Sadrazam İbrahim Paşa’nın eline geçer. Kendisi böyle şeylere çok meraklı bir vezir olduğu için risaleyi zamanın hükümdarı Sultan III. Ahmed’e sunar. Padişah
bu risalenin kendisini çok memnun ettiğini beyan edip
Şeyhülislam Abdullah Efendinin de bu mevzudaki görüşlerini
belirtmesini emreder. (8) Basımevinin açılması için Şeyhülislamın fetva vermesi
Padişahın da ferman çıkarması gerekiyordu. Basımevi işi
zaten Padişahın ve Şeyhülislamın desteklediği bir iş olduğu
için
fetva da
ferman da kolayca çıktı. Bu ferman daha sonraları padişahın
kendi el yazısıyla yazdığı bir hatt-ı şerif ile kesinlik
kazanmıştır. Ülkemizde kitap basmanın dine aykırı olduğu
iddiasıyla ulemanın matbaa açılmasına karşı geldiklerine
dair yanlış bir iddia yayılmıştır. Gerçekte ise ulemadan
böyle bir direnme geldiğini gösteren bir delil yoktur.
Aksine Şeyhülislam Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş
ulemadan da 11 kişinin (veya 16 kişi - ki bunlar
imparatorluğun kanunlarını en iyi bilenlerden) bütün mühim
mevzularda olduğu gibi
bu mevzuda da fikirleri alınmıştır ve bunlar bu teşebbüs
sahibini takdirle övmüşlerdir. Ayrıca ilk kitabın başına
konan “Takriz” ler yazmışlardır. Bu takrizlerde de kitap
basmanın dine aykırılığından hiç söz edilmemektedir.
(9-10) Bunun üzerine İbrahim Müteferrika
kısa zamanda matbaayı kurar. Bu çalışmada kendisine 28.
Çelebi Mehmet Sait Efendi maddi ve manevi yardım etmiştir.
(11) Matbaa açıldıktan sonra da
Şeyhülislam Abdullah Efendi İbrahim Müteferrika’ya
basılmasını gerekli gördüğü 2 kitabı da tavsiye etmiştir.
(12) Dikkati çeken bir husus da şudur ki; matbaanın tashih işlerine bakmak üzere ulemadan 3’ü kadı
biri mevlevi şeyhi olan 4 kişinin memur edilmesidir. Matbaa
açıldıktan sonra da ulema ocağından bir karşı koyma
gelmediği gibi kısa bir süre sonra
çıkan “Patrona ayaklanması” nda da matbaaya karşı bir istek
ileri sürülmemiştir. Matbaayı kapatma gibi bir hadise de hiç
bir yerde kaydedilmemiştir. (13) Bunun da ötesinde devlet ricalinden gerekli izin alınırken ayrıca devlet yardımı da sağlanmıştır. Yani devlet hem maddi hem de manevi olarak teşebbüsü desteklemiştir. Nasıl mı? İbrahim Müteferrika’nın yükü az olan bir işe tayin edilmesi
dolayısıyla esas çalışma gücünü matbaacılığa hasretmesinin
temini
ayrıca matbaanın bastığı ilk eserin basımı süresince
matbaada çalışan işçilere her gün muayyen bir ücret
verilmesi
devletin bu işe maddi - manevi yardım elini uzattığını
ortaya koyar. (14) İbrahim Müteferrika kimdir? Menşei ve müslüman oluşu hakkında söylenen şeyler doğru mudur? Bir kalvinist olarak yetiştikten sonra tevafuk ve zaruretlerin zoru altında Türklere Thölköly savaşında esir olmuş ve sırf kölelikten kurtulmak için mi Müslüman olmuştur? Tarih perspektifi içinde meseleyi inceleyecek olursak gerçeğin hiç de anlatıldığı gibi olmadığı açıkça ortaya çıkacaktır. (15) İbrahim
sadece bir Macar değil Transilvanyalı
yani Osmanlıların ifadesiyle Erdelli’dir. Asıl künyesi
bilinmemektedir. Erdel 1559—1671 devresinde Türklerin
hâkimiyeti altındayken dünyanın en çok dini fikir hürriyeti
bulunan memleketlerinden biriydi. Burada din hürriyeti ve
müsamaha rejimi sayesinde 16. yy.’ın II. yarısında ilmi ve
dini münazaralar cereyan ediyordu. Hem de Türk paşasının
reisliği ve hakemliği altında... Tartışmaların başlıca
mevzularını ise İncil’de Teslis fikrinin olup olmadığı ve
İsa’nın (s) Tanrı veya insan şahsiyeti olup olmadığı teşkil
ediyordu. Yapılan araştırmalar bize İbrahim Müteferrika’nın
bir kalvinist değil unitarian (*)
olduğunu ve unitarian okulunda okuduğunu ortaya koymuştur.
Buna en büyük delil yukarıdaki Teslis doktrini aleyhindeki
şiddetli hücumlarıdır. (16) İbrahim
Müteferrika’nın köle değil
esir bile olduğundan bizi ciddi şekilde şüpheye düşüren en
kuvvetli delil ise
İbrahim Müteferrika’nın katıldığı iddia edilen “Thölköly
Savaşı’nın gerçek mahiyetidir. “Silahtar Tarihi”nin bu
mevzuda verdiği malumatta; Erdelli’leri kurtarmak gayesi
güdüldüğü için bu kimselerin derhal serbest bırakıldığı ve
hatta Miri’den kendilerine yardım yapıldığı hakikatinden
yola çıkarsak İbrahim Müteferrika’nın esir alınıp İstanbul’a
köle olarak götürülerek satıldığını kabul etmek bütün bütün
zor olacaktır. (17) Zaten İslamiyeti
az çok tanıyan İbrahim’in
Habsburg’ların yönetimi altında yaşamaktansa Osmanlılığa
geçerek müslüman olduğu apaçıktır. (18)
O’nun ilmi hayatına göz attığımızda ise O’nun
gerçekten müsbet ilimlerde münazaralara katılabilecek bir
olgunlukta olduğunu görürüz. Bunun yanında İbrahim
Müteferrika’yı müşahedeleriyle Türk tekâmül tarihinin ilk
öncü düşünürü olarak da kabul edebiliriz.
(19) Bütün bunların yanında
günümüze kadar
matbaanın Türkiye’ye geç girmesi ile ilgili olarak çeşitli
fikirler ileri sürülmüştür. İleri sürülen bu görüşler birçok
yönleri ile eksik kalmıştır. (20) Matbaanın Türkiye’ye geç girmesinin sebeplerinden birisi
bizzat İslam dininin kendisi olduğu
hâkim bir görüş olarak zaman zaman ileri sürülmüştür. Ancak
bütün bu iddalar yersiz olup hiçbir ilmi değer
taşımamaktadır. Zira İslam-TürkKültür ve Medeniyet tarihinin derinliklerine nüfuz ederek muhtelif devirlerdeki devrini yakınen tetkik edersek
İslamiyet’in
bilginin üstünlüğü hakkında veciz esaslar ortaya koyduğunu
ve her zaman ilerlemeyi teşvik etmiş olduğunu görürüz. Bu
dinin kendi Peygamberine (ASM) ulaştırdığı ilk emri “OKU..
!“ olması ve Peygamberleri’nin (ASM) mealen “Hem dünyayı hem
ahireti dileyen ilme sarılsın.”
şeklindeki beyanları bunu açıkça ifade eder. İlme
müsbet dünya görüşüne ve ilerlemeye müstesna bir ehemmiyet
vererek her halükarda cemiyetlerin
fertlerin fikri gelişmelerini teşvik etmiş olan İslamiyet’in
matbaa teşebbüsünü dine aykırı bularak reddetmesi
düşünülemez. (21) Şu halde matbaanın
açılması hadisesi din tartışmaları gibi bir hadise değildir.
Aksine
iyi bir gelişme sayılan bir iş “Din tarafından engellendi”
diyerek kasıtlı bir hüküm vermek kolay
fakat hiçbir zaman doğru olmayan hem de ilim ve tarihe
aykırı bir tutumdur. (22) Osmanlı İmparatorluğunun
çeşitli müesseseleriyle çöküş devrine kadar
Batı’ya karşı siyasi
askeri
fikri ve iktisadi üstünlüklerini kabul ettirmiş olması
batıdan kendisi için müsbet manada da olsa faydalanmak ve
hükümlerine boyun eğmek Osmanlı cemiyetine son derece ağır
gelmiştir. Sadece matbaa değil
diğer müsbet medeniyet mahsüllerinin ve teknik keşiflerin
benimsenmesine karşı olan bu yöndeki direnişin sebebi
kendiliğinden açıklık kazanır. Yani bu bir kitle direnişi
bir milletin gururu ve yenilmezlik fikrinin bütün
hücrelerine işleyişinin neticesidir.Bu durumda muayyen bir nizama ve dünya görüşüne sahip o devir insanının
Hıristiyan âleminden gelen her çeşit hareketi
hoş karşılamayarak ona karşı çıkışını
o devrin şartları içinde tabii görmek icab edecektir.
(23) Bir başka sebeb de; o devrin yaşama nizamında mühim bir yer tutan
kaynağını dini ve milli an’anelerden alan eski esnaf ve
zanaat teşekküllerinin durumu olmuştur. eski cemiyet
hayatımızda her çeşit esnaf ve zanaatkar
loncalara ayrılmıştı. Bu loncalara bağlı bulunan hattatlar
ve müzehhibler
matbaanın Türkiye’ye sokulması teşebbüsü karşısında haklı
olarak meslek ve geçimlerini kaybetmek
korkusuyla direnmişlerdir. (24) Fakat
matbaada “ulümu aliye’ye” ait kitapların basılmaması Kur’an
tefsir
hadis ve fıkıh ile ilgili eserlerin hattatlara bırakılması
hattatların geçimini sağlayacak geniş bir alanı
bıraktığından
hattatlardan gelmesi beklenen karşı koyma büyük bir mesele
durumuna düşmemiştir. (25) Bütün bunlardan ayrı olarak yazma kitap müslüman-Türk’ün benliğinin kudretini ortaya koymak ve O’nun zevkinin inceliğini
bütünlüğünü meydana çıkarmak bakımından da ayrı bir değer
ölçüsüne sahiptir. Dolayısıyla bizde yazma kitaba karşı
duyulan alaka ve rağbet çok fazladır. Ceddimiz
basma kitabın okunmasının daha kolay olduğunu kabul etmekle
beraber
yazma kitabları en güzel basma eserlere uzun zaman tercih
etmiştir. İşte bu gibi sebeplerden ötürü
matbaa önceleri hoş görülmemiş ve netice olarak da geç
benimsenmiştir. (27) Ancak bu bizde olduğu gibi Avrupa’da da aynı tepkiyi görmüştür. Hatta öylesine ki
Jacob Burckhadt’ın “İtalya’da Rönesans Kültürü” adlı
eserinde belirttiği gibi “... Eserin muhtevasına duyulan
saygıyı mümkün olduğu kadar asaletli süslemelerle ifade
etmek zihniyetinin hakim bulunduğu bir sırada birden bire
ortaya çıkan basılmış kitaplara karşı
başlangıçta gösterilen çekingenlik ve mukavemeti tabii
görmek lazımdır. Urbino hükümdarı Federigo
basılmış bir kitap sahibi olmaktan utanç duyardı.”
demektedir. (28) Bunun yanında
Osmanlı Devleti’ ne matbaanın ilk girdiği yıllarda sınırları
dahilinde yabancı dil ve dinde matbaa ile kitap basılmasına
müsaade ederken İspanya’ da kral Ferdinand ve kraliçe
Isabelle her yerde toplattıkları Arapça yazma ve Yahudilerin
basma ve yazma eserlerinden oluşan yığınları yaktırıyordu.
Aynı yıllarda birçok müstakil Avrupa şehrinin hakimleri de
İncil’e muhalif diye matbaayı şehirlerine sokmuyorlardı. Bu
haller iki din ve iki medeniyet arasındaki anlayış ve
insanlık telakkisi farklarını açıkça gösteren
üzerinde durulması gereken örneklerdir. (29)
Aynı şekilde “Hümanizma ve Rönesans” bilgi ve düşüncesinin basım vasıtasıyla yayılmasını teşvik etmişse de gerek kilise
gerek devlet işlerinin başında bulunanlar bundan korkarak
basımı körletmeğe ve yalnız din ve iptidai bilgi kitaplarına
hasretmeye çalışmışlardır. 16. ve 17. yy.da basım ancak
birkaç sanatkâr aile tarafından desteklenerek
baskı altında güçlükle ilerleyebilmiştir.Bunun yanında
muhtelif devirlerde ve çeşitli sahalarda batıda yenilik
hareketlerine karşı direnmeler olduğunu görürüz. Öyle ki
ilmi zihniyetin ve yeni keşiflerin son derece geliştiği
yüzyıllarda bile Avrupa medeniyetinin ne kadar müşküllerle
karşılaşarak ilerlediği ve taassubun ne derece kuvvetli bir
engel teşkil ettiğine dair çok çeşitli misaller vermek
mümkündür.Mesela 1782’de Fransa’da ipek dokuyan makineli tezgahların mucidi Jacouard bu icadından ötürü Lyons’lu işçilerin öfke ve kinini kazanmış
işçiler kendisine karşı birleşerek Place des Terreaux
meydanında büyük bir miting tertiplemişler ve burada icad
edilen makinenin tahrip edilmesi yolunda ortak karar
almışlardır. Fakat bizde
yeniçeri ayaklanmalarında bile
böyle birşeye rastlanmamıştır. Matbaanın yıkılması yolunda
ulemaca tepki gösterildiği şeklinde haberlerin doğru
olmadığı da vesikalarla sabittir.1816’da ise İngiltere’de dantel makinesinin mucidi Heatcoat’ın Laughborough’daki fabrikası elle dantel ören işçiler tarafından yakılmıştır. Bizim belirtmek istediğimiz husus
her cemiyette ve her devirde yenilik hareketlerine
başlangıçta bir karşı koymada bulunulduğudur. Bunu da
cemiyetlerin kültür değişmeleri açısından tabii karşılamak
icab edecektir. (30) Bütün bunlar bize gösteriyor ki; tarihi hakikatlerin tarih süzgecinden geçirilip
tarih perspektifi içinde
gerçeklere sadık kalınarak incelenmesi neticesinde hakikatin
ayan beyan ortaya çıkacağıdır. Bütün münevver ve
eğitimcilerin bu gerçeğe sadık kalarak nesillere hakikati
öğretmesi temennisiyle... |