|
Bundan 700 bin yıl
önce insanların, çok iyi inşa edilmiş gemilerle
okyanus yolculukları yaptıklarını biliyor muydunuz?
Ya da bize “ilkel mağara adamları”
olarak tanıtılan insanların, gerçekte günümüzdeki
ressamları aratmayacak bir yeteneğe ve estetik
anlayışına sahip olduklarını ve günümüz
insanlarından hiçbir farkları olmadığını hiç
duydunuz mu? 80 bin yıl önce yaşamış olan ve bize
evrimciler tarafından “maymun adam” gibi
gösterilmeye çalışılan Neandertal ırkının, müzik
aletleri yaptığını, giyim-kuşam zevkine sahip
olduğunu, kızgın kumlarda biçimli sandaletlerle
gezdiğini ve günümüz insanlarıyla tamamen aynı
özelliklere sahip olduğunu biliyor muydunuz? Büyük
olasılıkla bunların hemen hiçbirini daha önce
duymamış olabilirsiniz. Aksine, bu insanların, yarı
maymun yarı insan, konuşma yeteneğinden yoksun, dik
duramayan, sadece garip hırıltılar çıkaran, vahşi
mağara adamları olduğu yanılgısına kapılmış
olabilirsiniz. Çünkü bu büyük yalan, yaklaşık 150
yıldır dünyanın dört bir yanında insanlara telkin
edilmektedir. Bu telkinin amacı ise, materyalist
felsefeyi ayakta tutabilmektir.
Oysa elde edilen tüm
arkeolojik, paleontolojik, antropolojik bulgular ve
diğer tüm bilimsel gerçekler göstermektedir ki
insan, tarihin ilk gününden beri insan olarak var
olmuştur. Bundan milyonlarca yıl önce evrimcilerin
iddia ettiği gibi maymunsu varlıklar değil, günümüz
insanlarından, zekasıyla, zihinsel özellikleriyle,
yetenekleriyle hiçbir farkı olmayan insanlar
yaşamıştır. İnşa etmiş oldukları medeniyetler de bu
gerçeğin delillerinden biridir.
Evrimci bilim adamları, tek hücreden çok hücreye
ve ardından maymundan insana doğru uzayan sözde
evrim sürecini kendilerince açıklayabilmek için,
tarihin gelişimini de senaryolaştırmışlardır. Bunun
için ‘ilkel insan’ın yaşam şekline uygun olacağını
düşündükleri “mağara devri”, “taş devri”
gibi hayali dönemler uydurmuşlardır. “İnsanlar
maymunlarla ortak bir atadan türemişlerdir” yalanını
savunan evrimciler, bu iddialarını kendilerince
kanıtlayabilmek için arayışa girmişler ve arkeolojik
kazılarda buldukları her taş ya da ok parçasını veya
bir çömleği bu doğrultuda yorumlamışlardır. Oysa
karanlık bir mağarada postlara bürünerek oturan,
konuşma yeteneği olmayan yarı insan yarı maymun
canlılar, yalnızca birer hayal ürünüdür. İlkel insan
hiçbir zaman var olmamış, dolayısıyla taş devri
hiçbir zaman yaşanmamıştır; bunlar evrimcilerin bir
kısım medyanın da yardımıyla oluşturdukları göz
boyamalardan başka bir şey değildir.
Biyoloji, paleontoloji,
mikrobiyoloji, genetik bilimler başta olmak üzere
bilim alanında yaşanan gelişmeler bugün evrim
iddiasını tamamen yıkmıştır. Canlı türlerinin
birbirlerine dönüşüp evrimleştikleri iddiasının
geçersizliği anlaşılmıştır. Aynı şekilde insan da
maymun benzeri canlılardan evrimleşmemiştir. İnsan,
var olduğu günden bu yana insandır. Var olduğu
günden bu yana da yüksek bir kültüre sahiptir.
Dolayısıyla “tarihin evrimi” de hiçbir zaman
gerçekleşmemiştir.
Medeniyet İlerlediği Gibi Geriler de...
August Comte, Herbert
Spencer, Lewis Henry Morgan gibi ideologlar
tarafından farklı dönemlerde ortaya atılan ve daha
sonra Charles Darwin’in teorisiyle birleştirilen,
sosyo-kültürel evrim kavramının yanılgılarına göre,
tüm toplumlar ilkellikten medeniyete doğru bir evrim
geçirmektedir. 19. yüzyılın sonlarında gelişen ve
Birinci Dünya Savaşı döneminde etkisini gittikçe
artıran bu yanılgı, ilerleyen yıllarda ırkçılık,
sömürgecilik, öjeni gibi bir çok acımasız akım ve
uygulamanın sözde bilimsel temelini oluşturdu.
Dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı
kültürlere, renklere, fiziksel özelliklere sahip
çeşitli toplumlar bu bilim dışı anlayış öne
sürülerek, insanlık dışı muamelelere tabi tutuldu.
Adam Ferguson, John
Millar, Adam Smith gibi yazarlar ve düşünürler tüm
toplumların dört temel aşamadan geçerek sözde
evrimleştiklerini öne sürüyorlardı. Bu dört aşama
şunlardı: Avcılık ve toplama, hayvancılık, tarım ve
son olarak da ticaret. Evrimci iddialara göre sözde
maymunsuluktan yeni kurtulan ilkel insan yaptığı
basit aletlerle sadece avlanıyor ve etraftaki
bitkileri, yemişleri vs topluyordu, zihni ve
yetenekleri biraz daha ilerledikçe evcil hayvan
yetiştirmeye başladı, daha sonra tarımla
uğraşabilecek kadar gelişti ve en son olarak da
ticaretle uğraşabilecek zeka ve yetenek kapasitesine
ulaştı. Ancak arkeoloji ve antropoloji gibi bilim
dallarında yaşanan gelişmeler ve elde edilen
bulgular, “kültürel ve toplumsal evrimin” bu temel
iddiasının bir geçerliliğinin olmadığını ortaya
koydu. Tüm bunlar yalnızca materyalistlerin, insanı
akılsız hayvanlardan evrimleşmiş bir canlı gibi
gösterme ve felsefi olarak inandıkları bu masalı
bilimde yerleştirme çabalarından başka birşey
değildi.
Arkeolojik bulgular,
insanlık tarihinin ilk gününden itibaren,
toplumların çok ileri kültürlere sahip olduğu
dönemler olduğu gibi, çok geri kültürleri
yaşadıkları dönemler de olduğunu göstermektedir.
Hatta çoğu zaman, son derece zengin medeniyetlerle
geri medeniyetler aynı dönem içinde var olmuşlardır.
Tarih boyunca, aynı dönemde yaşayan toplumların
birçoğunun teknoloji ve medeniyet düzeyleri,
sosyolojik ve kültürel yapıları, aynı bugün olduğu
gibi birbirinden farklıdır.
Örneğin günümüzde, Kuzey
Amerika kıtası tıpta, bilimde, mimaride ve
teknolojide oldukça ilerlemiş olmasına rağmen, Güney
Amerika’nın çeşitli bölgelerinde teknoloji açısından
oldukça geri, dünya ile hiçbir bağlantısı olmayan
toplumlar bulunmaktadır. Dünyanın pek çok bölgesinde
hastalıklar en ileri görüntüleme teknikleri ve
tahlillerle teşhis edilip, son derece modern
koşullarda tedavi edilirken, diğer çeşitli
bölgelerinde de hastalıkların kötü ruhların
etkisiyle meydana geldiği düşünülüp, kötü ruhları
kovma ayinleriyle hastalar iyileştirilmeye
çalışılmaktadır.
MÖ 3000’lerde yaşayan
Sümerler, Eski Mısırlılar, İndus halkı gibi
toplumlar, her açıdan günümüzde yaşayan bu
kabilelerle –hatta bu kabilelerden ileride olan pek
çok toplumla- kıyas kabul etmeyecek bir medeniyete
sahiptiler. Demek ki tarihin her döneminde medeniyet
açısından gelişmişle geri kalmış, güçlüyle zayıf
toplumlar bir arada varlıklarını
sürdürebilmişlerdir. Binlerce yıl önce yaşayan bir
toplum, 20. yüzyıldaki bir topluluktan çok daha
ileriye gidebilmiştir. Bu da bize gelişimin evrimsel
bir süreç içinde oluşmadığını, yani tarih içinde
ilkelden medeniye doğru bir gelişim bulunmadığını
göstermektedir.
Elbette tarihsel süreç
içerisinde her alanda büyük ilerlemeler kaydedilmiş,
bilim ve teknolojide büyük gelişmeler sağlanmıştır.
Fakat bu değişimleri evrimcilerin ve
materyalistlerin iddia ettiği gibi bir “evrim”
süreci olarak tanımlamak akılcı ve bilimsel bir
yaklaşım değildir. Kültür ve tecrübe birikimi
sayesinde teknoloji ve bilim gibi alanlarda sürekli
bir gelişme bulunmaktadır. Ancak burada önemli olan
nokta şudur; günümüz insanı ile binlerce yıl önce
yaşayan bir kişi arasında, nasıl fiziksel özellikler
açısından bir fark yoksa, zeka ve yetenek açısından
da bir fark yoktur. 20. yüzyıldaki insanların beyin
kapasitesi ve zekası daha çok geliştiği için daha
ileri bir uygarlığa sahip olduğumuz düşüncesi, evrim
teorisinin telkinlerinin sonucu olan yanlış bir
bakış açısıdır.
Oysa günümüzde dahi farklı bölgelerdeki halklar
farklı anlayışlara ve kültürlere sahip
olabilmektedir. Örneğin, bugün Avustralya’daki bir
yerlinin ABD’deki bir bilim adamının sahip olduğu
bilgiye sahip olmaması onun zekasının ya da beyninin
yeteri kadar gelişmediğini göstermez. Çok zeki
olmasına rağmen, bu tip bir kabile içinde doğup
hayatını sürdüren, hatta elektriği dahi bilmeyen
birçok insan olabilir. Ayrıca farklı yüzyıllarda
farklı ihtiyaçlar gelişmiş olabilir. Örneğin günümüz
moda anlayışı ile Mısırlıların moda anlayışının aynı
olmaması bizim kültürümüzün onlarınkinden daha
ileride olduğunu göstermez. 20. yüzyılda
medeniyetin işareti gökdelenlerken, Mısır döneminde
uygarlığın kanıtı piramitler ve sfenkslerdi.
Önemli olan elde edilen
bulguların nasıl bir bakış açısıyla
değerlendirildiğidir. Darwinist yanılgılarla hareket
eden bir kişi, ele geçen her türlü bilgiyi bu ön
yargıya göre değerlendirecek, hayali hikayelerle
savını desteklemeye çalışacaktır. Bulduğu bir kemik
parçasına dayanarak, o bölgede yaşayan insanların
neler hissettikleri, günlük yaşamlarını nasıl
değerlendirdikleri, aile yapıları, sosyal ilişkileri
gibi pek çok detayı ön yargısına uygun şekilde
ortaya koyacaktır. Bu kemik parçasından, o dönemde,
yarı dik, vücudu tüylerle kaplı, hırıltılar çıkaran,
taş aletler kullanan insanların yaşadığı sonucuna
varan bir kişi, bilimsel deliller bunu gösterdiği
için değil, ideolojisi bunu gerektirdiği için böyle
bir hikaye anlatmaktadır. Çünkü elde edilen veriler
gerçekte böyle bir manzara ortaya koymamaktadır. Bu
hayali manzara, Darwinist zihniyetin yorumlarıyla
meydana getirilmektedir. Zira kemik parçalarının,
eski dönemlerde yaşamış olan insanların hangi
duygularla hareket ettiklerine, günlük yaşamlarında
neler yaptıklarına, aralarındaki iş bölümünün nasıl
olduğuna dair kesin bilgiler vermeyeceği açıktır.
Her ne kadar evrimci
bilim adamları ellerinde hiçbir delil olmadığı halde
böyle senaryolar üreterek iddialarını kanıtlamaya
çalışsalar da, karşılarına çıkan her bulgu, tarafsız
olarak değerlendirildiğinde, onlara bazı gerçekleri
çok açık bir şekilde göstermektedir. Bu gerçeklerden
biri şudur; insan var olduğu ilk günden beri
insandır. Zekası, sanat ve estetik yeteneği gibi
özellikleri tarihin tüm dönemlerinde aynıdır.
Geçmişte de, evrimcilerin iddia ettikleri gibi
ilkel, yarı hayvan yarı insan yaratıklar değil, aynı
bizler gibi düşünen, konuşan, sanat eserleri meydana
getiren, bir kültür ve ahlak yapısına sahip insanlar
yaşamıştır. Birazdan da değineceğimiz gibi
arkeolojik ve paleontolojik bulgular kesin ve açık
bir şekilde bu gerçeği ispatlamaktadır.
Medeniyetimizden Geriye Kalacaklar...
Bugün sahip olduğumuz
dev medeniyetten bundan yüz binlerce yıl sonra
geriye ne kalabileceğini bir düşünün. Binlerce yılın
kültür birikimi; tablolar, heykeller, saraylar yok
olacak, teknolojiye ait neredeyse hiçbir iz
kalmayacaktır. Aşınmaya dayanıklı olarak tasarlanan
pek çok malzeme dahi belirli bir süre içerisinde
–doğal koşullar altında- aşınmaya başlamaktadır.
Çelikler paslanmakta, betonlar aşınmakta, toprak
altındaki tesisatlar çürümekte, tüm malzemeler
onarım gerektirmektedir. Bir de bunların üzerinden
on binlerce yıl geçtiğini, binlerce ton yağmura, çok
şiddetli rüzgarlara, sellere, depremlere maruz
kaldıklarını düşünün. Belki de geriye kalacak olan,
aynı geçmişten bize kaldığı gibi, sadece birkaç
işlenmiş iri taş parçası olacaktır. Ya da, günümüzün
ileri medeniyetlerinden geriye tek bir iz kalmazken,
Afrika’da, Avusturalya’da veya dünyanın bir başka
yerinde yaşayan kabilelerden geriye bazı izler
kalacaktır. Geleceğin bilim adamları bu izlere
bakarak, bizim yaşadığımız dönemdeki tüm toplumları
“kültürel olarak geri” diye tanımlarlarsa gerçeği ne
kadar ifade etmiş olurlar?
Ya da bundan binlerce
yıl sonra üzerinde Çince yazılar bulunan bir eseri
keşfeden bir kişinin, sadece bu bilgiye dayanarak,
Çinlilerin garip işaretlerle birbiriyle anlaşan,
geri kalmış bir tür olduğunu öne sürerse, şüphesiz
bunun gerçeği yansıtmayan bir yorum olacağı açık
değil midir?
Veya şöyle bir örnek
düşünelim: Rodin’in “Düşünen Adam” heykeli bütün
dünyaca bilinir. Bu heykelin on binlerce yıl sonra
geleceğin arkeologları tarafından bulunduğunu farz
edelim. Eğer araştırmacıların söz konusu toplumun
inançları ve yaşayışı hakkında birtakım ön yargıları
varsa ve ellerinde yeterli tarihi belge yoksa, bu
heykeli çok farklı şekillerde yorumlayabilirler. O
toplumda yaşamış insanların “düşünen bir adama
taptıklarını” düşünebilir veya bu heykelin
mitolojideki sözde bir tanrıya ait olduğunu iddia
edebilirler. Ama bugün biz biliyoruz ki, “Düşünen
Adam” heykeli sadece sanatsal amaçlarla yapılmış bir
eserdir. Yani, günümüzden on binlerce yıl sonra
yaşayan bir araştırmacının elindeki veriler
yetersizse ve bir de, o döneme ait ön yargıları
varsa, doğruya ulaşması neredeyse imkansızdır. Zira
bu heykeli, sahip olduğu ön yargıya göre
değerlendirecek ve zihninde buna göre bir senaryo
oluşturacaktır. Bu nedenle elde edilen verilerin ön
yargısız ve tarafsız bir bakış açısıyla
değerlendirilmesi, her türlü taasuptan uzak, geniş
düşünerek hareket edilmesi son derece önemlidir.
Unutulmamalıdır ki,
bugün elimizde toplumların evrimleştiğine ya da
geçmiş toplulukların ilkel olduğuna dair hiçbir
kanıt bulunmamaktadır. Öne sürülenler sadece
varsayımlardan ibarettir ve evrimi savunan
tarihçilerin ya da arkeologların taraflı yorumlarına
dayanmaktadır. Örneğin, bir mağaranın duvarlarına
çizilmiş hayvan figürleri, hemen ilkçağ adamının
çizdiği ilkel resimler olarak tanımlanmıştır. Oysa
bu resimler, dönemin sanatçılarının sanat
anlayışlarını da ifade ediyor olabilirler. Çağının
koşullarına göre son derece modern kıyafetler içinde
bir sanatçı, yalnızca sanatsal gayelerle bu
şekilleri resmetmiş olabilir. Nitekim, pek çok bilim
adamı söz konusu mağara resimlerinin, ilkel bir
zihnin ürünü olmasının imkansızlığını
vurgulamaktadır. Günümüz sanat anlayışının pek çok
eseri de, binlerce yıl sonra aynı mantıkla
değerlendirilseydi, 21. yüzyıl toplumunun ilkel bir
kabile mi yoksa gelişmiş bir medeniyet mi olduğu
sorusu birçok tartışmaya neden olabilirdi.
Bundan 50.000 sene sonra
günümüz ressamlarının tabloları hiç zarar görmeden
bulunsa ve günümüzle ilgili hiçbir tarihi belge
kalmamış olsa o dönemin insanları çağımız hakkında
ne düşünürlerdi? Van Gogh’un ya da Pablo Picasso’nun
eserlerini bulan geleceğin insanları, evrimci
mantığa göre hareket ediyor olsalar, günümüz toplumu
için nasıl yorumlar yaparlardı? Manzara resmi çizen
Claude Monet’den dolayı “daha sanayi gelişememiş,
insanlar tarım hayatı yaşıyorlardı” veya
Kandinsky’nin soyut resimlerinden dolayı, “henüz
okuma yazma bilmeyen gelişmemiş insanlar çeşitli
karalamalarla anlaşabiliyorlardı” demek günümüz
hakkında onları doğru sonuçlara ulaştırabilir miydi?
Evrimci bilim adamları,
kazılar esnasında buldukları kanıtları taraflı bir
bakış açısıyla incelemişler, kendilerince teoriyi
kanıtlamak için fosillerin üzerinde oynamalar
yapmışlar ya da sadece uygun gördüklerini alıp,
diğerlerini bir kenara atmışlardır. Aynı oyun,
tarihin evrim geçirdiğini göstermek amacıyla da
oynanmıştır. (Abram Kardiner, Posthumous Essays by
Branislau Malinowski isimli yazının özeti,
Scientific American, June 1918, sf.58 ) Amerikalı
antropolog Melville Herskovits “tarihin evrimi”
görüşünün ortaya çıkış şeklini ve evrimcilerin
delilleri değerlendirme biçimini şöyle
açıklamaktadır:
Kültürel evrimi savunan
her araştırmacı kafasında tasarladığı insan ırkının
gelişimi ile ilgili mizansene bir varsayım
eklemiştir. Bu yüzden aynı evrim teorisinde bilinçli
seçilen kafataslarında olduğu gibi, burada da
birbirini izleyen olaylar örnek olarak alınmamıştır.
Belirtilen ilerlemelerin çoğu, bir kültürün sadece
bir yönünü göstermektedir. (Melville Herskovits, Man
and His Works, Knopf: NY, 1950, sf. 467 )
Herskovits’in bu
düşüncesini doğrulayan en önemli örneklerden biri,
evrimci etnograf Morgan’ın yaptığı çalışmalardan
biridir. Morgan, ilkelden gelişmişe doğru evrim
süreci yaşadığını iddia ettiği bir toplumun,
ataerkil ve tek eşli bir yapıya ulaşmak için
geçirdiği evreleri incelemiştir. Ancak bu
araştırmayı yaparken, dünyanın dört bir yanında,
birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan farklı
toplumları örnek olarak almış, ulaşmak istediği
sonuca göre bu toplumları bir sıraya dizmiştir. Yüz
binlerce kültür içinde neden sadece tezine uygun
olan toplumları seçtiği açıkça ortadadır.
Herskovits, Morgan’ın tarihi kendi fikirlerine göre
nasıl yeniden yorumladığını şöyle açıklamaktadır:
Morgan, tarihte soyu
belirleyen ataerkil ve tek eşli sisteme nasıl
geçildiğini açıklarken, ilk önce çok ilkel bir
Avustralyalı kabiledeki ana erkil yapıyı almış, daha
sonra Amerikan Kızılderililerine geçerek, burada
nesli belirleyici faktörün erkek olmasını örnek
olarak göstermiş, daha sonra protohistorik tarihin
ilk devirlerinde erkek egemen, daha çok eşli Yunan
kabilelerini sosyal evrim zincirine eklemiş, son
olarak da tek eşli, erkek egemen toplum olarak
günümüz medeniyetini, göstererek evrim zincirini
oluşturmuştur. (Melville Herskovits, Man and His
Works, Knopf: NY, 1950, sf.476 )
Herskovits bu hayali
zinciri, “bu seri, tarihsel yaklaşım açısından
uydurmadır” şeklinde tanımlamaktadır.
Evrimcilerin “İşte Öylesine Hikayeleri”...
Geçmiş medeniyetlerden
geriye çoğu zaman taş blokların, kütlesel taş
yapıların ya da yüz binlerce yıl öncesinden sadece
birtakım taş aletlerin kalmış olması ise son derece
olağan bir durumdur. Birtakım taş yapıtlara ve
eserlere bakarak dönemin insanlarının sadece taşı
kullanıp işleyebilen, teknolojiden uzak geri
medeniyetler olduğunu öne sürmek ise makul değildir.
Bunlar, çeşitli dogmaların etkisiyle yapılan
yorumlar olmak ötesinde bilimsel bir anlam
taşımamaktadır. Daha önce de vurguladığımız ve pek
çok önde gelen evrimci tarafından da kabul edildiği
gibi, elde edilen kalıntılar toplumsal yaşam
hakkında bizlere somut bilgiler veremez. Ancak bu
bulgular ön yargıların olumsuz etkisinden kurtularak
değerlendirilirse, gerçeğe daha yakın yorumlar
yapılabilir. Yüz binlerce yıl öncesine ait bir
toplumdan geriye, bu toplumlar görkemli ahşap
köşklerde yaşıyor, camdan zemini olan estetik
villalar inşa ediyor, en estetik iç dekorasyon
malzemeleri kullanıyor olsa dahi, bunların yüz
binlerce yıl boyunca maruz kalacağı rüzgarlar,
yağmurlar, depremler, sellerle aşınmaları
neticesinde net deliller kalmayacağı açıktır.
Ahşabın, camın, bakırın, tuncun ve diğer çeşitli
metallerin doğal koşullarda aşınması en fazla
ortalama 100-200 yıl sürmektedir. Yani, aradan geçen
150-200 yıl sonra evinizin beton veya ahşap
duvarları aşınıp gidecek, içindeki malzemelerden ise
geriye çok az iz kalacaktır. Depreme, sele veya
fırtınaya maruz kalınması durumunda geriye kalan
izler iyice yok olacaktır. Geriye ancak aşınması çok
daha uzun zaman alan blok taş parçaları kalacaktır.
Zira, küçük parçalara ayrılan taş malzemeler de
ufalanıp gidecektir. Dolayısıyla salt bu taş
bloklara dayanarak o dönemde yaşamış toplumların
gündelik hayatları, sosyal ilişkileri, inançları,
zevkleri, sanat anlayışları hakkında yapılacak
yorumların kesinlik taşıması mümkün değildir.
Ne var ki evrimciler
mümkün olmayanı yapmaya çalışmakta, birtakım
buluntuları hayali yorumlarla süsleyip, çeşitli
senaryolar üretmektedirler. Gerçekleri saptırarak
hikayeler üretmek, aslında bazı evrimciler
tarafından da bizzat eleştirilen bir durumdur. Hatta
bu yaklaşımın bir de ismi vardır: “İşte öylesine
hikayeler.” Bu isim evrimci paleontolog Stephen Jay
Gould’un, İngiliz öykü yazarı ve şair Rudyard
Kipling (1865-1936) tarafından 1902 yılında
yayınlanan aynı isimli kitaba atfen yaptığı
eleştiriden gelmektedir. Kipling, çocuklara yönelik
hikayelerini derlediği bu kitabında; canlıların
çeşitli organlarını nasıl kazanmış olabileceğine
dair hayal gücüne dayalı gelişimsel masallar
anlatmıştı. Örneğin Kipling, filin hortumunu
anlattığı hikayesinde şunları yazıyordu:
Günün birinde bir yavru
fil annesinin gerektiği kadar yakınında durmuyordu.
Nehrin parlak sularını gördü ve meraklı bir şekilde
kıyıya yanaştı incelemeye koyuldu. Suyun yüzeyinde
çıkıntı yapan bir tümsek vardı ve bunun ne olduğunu
merak eden fil yavrusu daha yakından bakmak için
suya doğru eğildi. Birdenbire o tümsek yukarı
fırladı ve küçük filin burnunu yakaladı. [Bu, bir
timsahtı]… Sonra filin yavrusu kalçasının üzerine
oturdu ve kendisini geri itmeye başladı, itti, itti
ve burnu giderek uzamaya başladı. Ve timsah
çırpınarak kıyıya doğru çekildi ve kuyruğunun
darbeleriyle suyu krema gibi beyaz yaptı; timsah da
[filin burnunu] çekti, çekti ve çekmeye devam etti.
Gould da bazı evrimci
bilim adamlarını, literatürü, yukarıdaki bu
hikayeyle büyük paralellikler gösteren ve
hiçbirşeyin kanıtı olmayan işte-öylesine hikayelerle
doldurmakla eleştirmiştir. Aynı durum evrim
teorisiyle toplumların gelişimini açıklamaya
çalışanlar için de geçerlidir. Kipling’in hikayeleri
gibi, evrimci sosyal bilimcilerin işte öylesine
hikayeleri de sadece hayal gücüne dayanır. Ve
aslında, önceleri sadece birtakım hırıltılar
çıkararak kaba taş aletler kullanabilen, mağralarda
yaşayan, avcılık ve toplayıcılıkla geçinen, sonra
geliştikçe tarımla uğraşmaya başlayan, daha sonra
diğer madenleri kullanmaya başlayan ve gittikçe
zihinsel gelişim göstererek topluluklar şeklinde
yaşayıp sosyal ilişkiler kuran sözde insanlık tarihi
de suyun kenarında hortumu uzayan filin masalından
farklı değildir.
Chauvet Mağarası’ndaki Büyüleyici Resimler
Chauvet Mağarası 1994
yılında keşfedildi ve bulunan resimler, bilim
dünyasında büyük yankı uyandırdı. Bundan önce
Ardeche’deki sanat eserleri, Lascaux’daki 20 bin
yıllık resimler ya da İspanya Altamira’daki 17 bin
yıllık eserler de ilgi çekmişti ama Chauvet’deki
eserler çok daha eski bir zamana aitti. Karbon-14
yöntemiyle yapılan tarihlendirme çalışmaları
sonucunda, bu resimlerin yaklaşık 35 bin yıllık
olduğu ortaya çıktı. National Geographic dergisinde
Chauvet’deki eserlerle ilgili şu yorum
yapılmaktaydı:
Mağaranın ilk
fotoğrafları uzmanlar kadar kamuoyunu da büyüledi.
On yıllar boyunca akademisyenler sanatın ilkel
çizimlerden canlı, natüralist resimlere doğru
kademeli olarak ilerlediği kuramını ortaya
koymuşlardı... Daha ünlü mağaralarda yer alan
resimlerin yaklaşık iki katı yaşında olan
Chauvet’deki resimler, sadece tarih öncesine ait
sanatın bulunduğu en yüksek noktayı değil, aynı
zamanda sanatın bilinen en eski başlangıcını temsil
ediyordu. ( Ağustos 2001, sf. 156 )
Chauvet mağarasındaki
Atlar Paneli, yaklaşık 6 metre uzunluğunda bir duvar
tablosudur. Saldırı halindeki gergedanlar, gür
yeleli atlar, bizonlar, aslanlar ve uzun boynuzlu
bir tür sığır sürüsünün resmedildiği bu tablo,
hayranlık uyandırıcı bir estetiğe sahiptir.
Evrimcilerin ilkel çizimler bekledikleri bir dönemde
sanatın bu derece gelişmiş olması, Darwinist
iddialara göre açıklanması mümkün olmayan bir
durumdur.
Mağara Resimlerindeki Üstün Boya Tekniği
Fransız Pirenelerindeki
Niaux Mağarası, eski dönemde yaşayan insanların
yaptıkları birbirinden etkileyici resimlerle
doludur. Resimler üzerinde yapılan radyokarbon
testleri bu eserlerin yaklaşık 14 bin yıl önce
yapıldıklarını göstermektedir. Niaux Mağarası’ndaki
resimler 1906 yılında gün ışığına çıkarılmışlardır
ve o günden bu yana da detaylı olarak
incelenmektedirler. Mağaranın en süslü bölümü, Siyah
Salon olarak adlandırılan karanlık bir kesimdeki
yüksek bir oyuktan oluşan köşedir. Bizon, at, geyik
ve dağ keçisi resimlerinin olduğu bu bölümle ilgili
olarak, Modern İnsanın Kökeni kitabında Roger Lewin
şu yorumu yapmaktadır: “... komposizyonlar,
yapılışlarında yaratıcılık ve bilincin etkili olduğu
izlenimini vermektedir.” (Roger Lewin, The Origin of
Modern Humans, W.H. Freeman and Company, New York,
1993, sf. 193 )
Bu resimlerle ilgili
bilim adamlarının ilgisini çeken en önemli
unsurlardan biri de kullanılan boyama tekniğidir.
Yapılan araştırmalar, bu resimlerde doğal ve yerel
kaynakların biraraya getirilerek özel karışımlar
elde edildiğini göstermektedir. Şüphesiz bu,
ilkellikten henüz çıkmış varlıkların yapamayacağı
bir düşünme, planlama ve üretme yeteneğinin
göstergesidir. Roger Lewin, bu boyama tekniğini
şöyle anlatmaktadır:
Boya yapımında
kullanılan maddeler (pigmentler) ve mineral dolgu
maddeleri, Üst Paleolitik insanlarca özenle
seçilerek, özel bir karışım oluşturmak üzere 5-10
mikrona dek inceltiliyordu. Siyah boya, tahmin
edilmiş olduğu gibi, odun kömürü ve manganez
dioksitti. Ancak ilgi, daha çok, dolgu maddeleri
üzerine yoğunlaşmıştı. Dolgu maddeleri, renklere
canlılık verdiği gibi, adından da anlaşılacağı
üzere, boyayı kalınlaştırmaya da yarar. Dört değişik
türü olduğu anlaşılan bu maddeleri, araştırmacılar
birden dörde kadar sıralamışlardır: Talk, barit,
potasyum feldispat ve biyotit (mika) ağırlıklı
feldispat potasyum. Clottes ve arkadaşları bu dolgu
maddelerini kendileri de denemişler ve çok etkili
olduğunu görmüşlerdir. (Roger Lewin, The Origin of
Modern Humans, W.H. Freeman and Company, New York,
1993, sf. 193 )
Görüldüğü gibi
kullanılan teknik, son derece ileridir. Bu da açık
bir gerçeği yeniden gözler önüne sermektedir:
Geçmişte ilkel olarak adlandırılan herhangi bir
varlık yaşamamıştır. İnsan ilk var olduğu günden
beri, düşünme, konuşma, akletme, kavrama,
değerlendirme, plan yapma, üretme yeteneği olan
üstün bir varlıktır.
Tarihin hemen her döneminde ileri ve geri
medeniyetler birarada aynı dönem içerisinde var
olmuşlardır. Nasıl ki günümüzde bir yanda uzay
teknolojisi yaşanırken, diğer yanda dünyanın çeşitli
bölgelerinde insanlar ilkel koşullarda yaşamını
devam ettiriyorsa, geçmişte de bir yanda görkemli
Mısır medeniyeti varken, diğer yanda oldukça geri
medeniyete sahip toplumlar var olmuştur. Son derece
gelişmiş şehirler inşa eden, ileri bir teknolojiye
sahip oldukları bıraktıkları izlerden açıkça
anlaşılan Mayalar Venüs’ün yörüngesini hesaplayıp,
Jüpiter’in uydularını keşfederken, aynı dönemde
Avrupa’nın pek çok bölgesinde insanlar dünyanın
güneş sisteminin merkezinde olduğuna inanıyordu.
Mısırlılar başarılı beyin ameliyatları yapıyorken,
diğer çeşitli bölgelerde insanlar hastalıkların kötü
ruhların etkisiyle oluştuğunu sanıyorlardı. Sümerler
hukuk sistemleri, edebiyatları, sanat anlayışları,
astronomi bilgileriyle Mezopotamya’da köklü bir
medeniyet inşa ediyorlarken, dünyanın bir başka
köşesinde henüz yazıyı kullanmayan topluluklar
vardı. Dolayısıyla, evrimcilerin öne
sürdükleri gibi, nasıl ki günümüzde sadece ileri
medeniyetler yaşamıyorsa, geçmiş de sadece geri
medeniyetlerin var olduğu bir dönem değildi. |