|
İZMİR FUARI MAĞAZASI kelepiremlak35
|
İzmir Sanal Fuarı
Mağazası |
İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı İzmir Fuarı |
|
EFSANELER
|
Göç destanı
|
|
GÖÇ DESTANI
Bugün Orkun ırmağının kıyısında bir kent kalıntısı ile
bir saray yıkıntısı vardır ki çok eskiden bu kente Ordu-Balıg
denildiği sanılmaktadır. Göç Destanı, bu kentteki saray
yıkıntısının önünde bulunan anıtlardan birinde
yazılıdır. Bu yazıtlar, Hüseyin Namık Orkun'a göre,
Mogol hanı Ögedey döneminde Çin'den getirilen uzmanlara
okutturulup tercüme ettirilmiştir.
Göç Destanı'nın Çin ve İran kaynaklarındaki kayıtlara
göre iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Bu iki ayrı
söyleyiş biçimi birbirine ters düşer nitelikte değil
birbirini bütünler niteliktedir. İran kaynaklarındaki
söyleyiş biçimi, tarihsel bilgilere daha yakındır.
Ayrıca İran söyleyişi, Uygurlar'ın maniheizm dinini
benimseyişlerini anlatan bir menkıbe niteliğindedir.
İran söyleyişi Cüveynî'nin Tarih-i Cihangüşa adlı
eserinde yer almaktadır.
Destanda adı geçen Bögü Kagan, MS 8. yüzyılda yaşamış
bir Uygur kaganıdır. 763 yılında Bögü Kagan, Mani (Maniheizm)
dininin rahiplerini çağırıp onları dinlemiş ve bu dini
Uygur Devleti'nin resmi dini olarak kabul etmiştir.
Aşağıdaki efsanenin kahramanı olan Bögü Kagan, Mani
dinini benimseyip yayan bu kagandır. Bögü Kagan'ın Mani
dinini kabul etmesi, Göç Destanı'nın İran kaynaklarına
göre olan varyantında anlatılmaktadır. Bu bağlamda
efsanenin gerek konu, gerekse dayandığı inançlar
bakımından Mani dininin ilkelerine dayanması gerekirdi.
Ancak durum tam olarak böyle değildir. Göç Destanı'nda
Bozkır Kültürü ağır basmış ve efsanenin ana motifleri
Orta Asya ögeleri ile donanarak Eski Türk inançları
Maniheizm ve Budizm inançlarını adeta efsanenin dışına
itmiştir.
Türk destanlarının kuruluşunu ve gelişmesini hazırlayan
cihan devleti olma ülküsünün Göç Destanı'nda kutsal bir
inançla yaşatıldığı görülür. Oguz Kagan, Alp Er Tonga (Afrasyab)
ve Ergenekon destanlarında görülen bu ülkünün Göç
Destanı'na da işlenmesiyle, Türk destanlarının yapı
bakımından belirgin bir bütünlük kazandığı görülür. Türk
destanlarının ayrı adlarla farklı zamanlarda kurulmuş
gibi görünmelerine karşın, destanların oluşumunda aynı
boyların etkili oluşu destanların aynı kaynakta
birleştiklerini kanıtlar.
Çin ve İran kaynaklarınca bir çok kez sözü edilen Göç
Destanı ile ilgili en önemli kaynaklardan biri İranlı
tarihçi Cüveynî tarafından yazılmış olan "Tarih-i
Cihangüşa" adlı yapıtdır. İkinci önemli kaynak da son
Uygur hanlarından Temür Buka (Demir Boğa) adına dikilmiş
olan mezar taşı yazıtıdır. Bu yazıtın metni sonradan
özet olarak Çin tarihlerine geçmiş ve kimi Avrupalı
yazarlar da ikinci elden kaynaklardan bu bilgileri özet
olarak aktarmışlardır.
Göç Destanı ile Oguz Kagan Destanı
Arasındaki Benzerlikler
Göç Destanı'nın kahramanı olan Bögü Kagan'ın akınları,
Oguz Destanı'nın kahramanı Oguz Kagan'ın seferleriyle
benzerlik göstermektedir. Oguz Kagan Destanı'nın islamî
söyleyişinde Oguz Kagan, kuzeybatıdaki karanlık ülkelere
doğru gittikçe, başları köpek başına benzeyen
İt-Barak adlı bir kavme rastlar. Oguz Kagan
Destanı'nın anlatımına göre artık buradan sonra
insanoğlunun yaşadığı topraklar bitmekte, garip
yaratıkların ülkeleri başlamakta idi. Bögü Kagan da
akınlarında o denli ilerilere gitmişti ki artık elleri
ve ayakları hayvanlarınkine benzeyen insan türlerine
rastlamıştı. Göç Destanı'na göre Bögü Kagan, tıpkı Oguz
Kagan gibi, Hindistan'ı da ele geçirmişti. Ancak Bögü
Kagan hakkında destanda geçen bu anlatımlar gerçek tarih
olaylarına uygun ifadeler değildir. Büyük olasılıkla, bu
efsaneyi yazan/söyleyen Uygurlar'ın elinde Oguz Destanı
ya da Oguz Destanı'na benzer bir destan vardı (zaten
Oguz Destanı'nın islam öncesine ait versiyonu Uygurlar
arasında söylenmekte olup yazılı nüshası Uygurlar'dan
günümüze intikal etmiştir). Uygur Türkleri, Mani dinini
kabul edip yayan Bögü Kagan'ı, bu eski destana
yerleştirmiş ve Göç Destanı'nı yaratmışlardır. Göç
Destanı'na göre, Balasagun (=Kuz-Balıg) kentini kuran da
Bögü Kagan'dır. Ancak, tarihî kaynaklara göre Uygur
Devleti'nin egemenliğinin Isıg-Göl'ün batısına geçmediği
de bir gerçektir.
Reşideddin'in Oguzname'sinde (Farsça Oguz destanı) Türk
boylarının nasıl türediği anlatılırken, Kıpçak
Türkleri'nin türeyişinin bir ağaç aracılığıyla
gerçekleştiği hikaye edilir. Oguzname, Kıpçak
Türkleri'nin ortaya çıkışını şöyle anlatır:
Oguz'un çerilerinden birinin karısı gebe kalmış, kocası
da savaşta ölmüştü. Bu savaş yerinde kadınların doğum
yapması yasaklanmıştı. Yakınlarda içi oyulmuş bir ağaç
vardı. Kadın o ağaca gidip çocuğunu doğurdu. Çocuğu
Oguz'un yanına getirdiler, durumu ona anlattılar. Oguz,
çocuğun adını Kıpçak koydu. Kıpçak, kabuk sözcüğünden
çıkmıştır; Türk dilinde içi çürümüş ve oyulmuş ağaca
derler. Türkler'in düşüncesine göre Kıpçak boyları bunun
neslinden olmuşlardır.
J.P.Roux'a göre, Reşideddin'in naklettiği Oguz Kagan
Destanı'ndaki (Oguzname) ağaç kovuğunda doğum yapan bu
kadının çocuğuna Oguz Kagan tarafından Kıpçak adının
verilmesi, Bögü Kagan Efsanesi'nin yani Göç Destanı'nın
sonraki bir varyantıdır.
Göç Destanı'nda, Oguz Kagan Destanı'nın yapısı ve yaşam
anlayışı Bögü Kagan'ın kişiliğinde yaşatılmıştır. Gerçek
tarihte Orta Asya'nın dışına çıkmamış olan Uygur
kaganları, Göç Destanı'nda bir dünya egemeni olarak
görülmektedir. Bögü Kagan, Oguz Kagan gibi, bütün
seferlerinden zaferle döner. Oguz Kagan'ın ilahi ışıklar
içinde bulup evlendiği kıza karşılık Bögü Kagan'a yedi
yıl gelen ve birlikte Kutlu Dağ'a gittikleri ilahi kız
aynı kaynaktan gelmekte olup Bozkır inançlarına göre kız
biçimini almış yardımcı bir ruhtur. Oguz Kagan
Destanı'ndaki Oguz Kagan'ın veziri Uluğ Türk'ün düşüne
karşılık, benzer biçimde Bögü Kagan ile veziri de bir
düş görürler ve bu iki düş de adı geçen kaganların
devletlerinin geleceğini etkiler.
Yukarıda sayılan bu benzerliklerin sonucu olarak Göç
Destanı'nın kuruluşunda Oguz Kagan Destanı'nın etkisi
olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Destanda Asya'ya
hatta dünyaya egemen olan bir devlet portresinin
çizilmesi, Oguz Kagan ve Alp Er Tonga (Afrasyab)
destanlarındaki geleneğin ve Türkler'in yaşam
anlayışının Göç Destanı'na işlenmiş olmasından ileri
gelmektedir. Fakat Göç Destanı ile Oguz Kagan Destanı
arasındaki bu benzerliklere karşın Göç Destanı, Oguz
Kagan Destanı kadar görkemli bir destan değildir. Aşağıda Göç Destanı'nın iki ayrı söyleyiş biçimine de yer verilmiştir. Önce Çin kaynaklarına göre, daha sonra da İran kaynaklarına göre olan Göç Destanı'nı bulacaksınız. ÇİN KAYNAKLARINA GÖRE GÖÇ DESTANI
Uygur ülkesinde, Togla ve Selenge ırmaklarının
birleştiği yerde Kumlançu denilen bir tepe vardır. Bu
tepenin adına Hulin dağı denirdi. Hulin dağında
birbirine çok yakın iki ağaç büyümüştü. Bu ağaçlardan
biri kayın ağacı idi. Bir gece, kayın ağacının üzerine
gökten bir mavi ışık düştü. İki ırmak arasında yaşayan
kişiler bu ışığı gördüler, ürpererek izlediler. Kutsal
bir ışıktı bu; kayın ağacının üzerinde aylar boyu kaldı.
Kutsal ışığın kayın ağacının üzerinde kaldığı süre
içinde ağacın gövdesi büyüdükçe büyüdü, kabardı.
Ağaçtan, çok güzel türküler gelmeğe başladı. Gece oldu
mu, ağacın otuz adım ötesine değin bütün çevre ışıklar
içinde kalıyordu.
Bir gün, ağacın gövdesi birdenbire yarılıverdi. İçinden
beş küçük odacık görünümünde beş küçük çadır çıktı. Her
odacığın içinde bir çocuk vardı. Çocukların ağızlarının
üzerinde asılı birer emzik vardı; onlar bu emziklerden
süt emiyorlardı. Işıktan doğmuş olan bu kutsal çocuklara
halk ve halkın ileri gelenleri çok büyük saygı
gösterdiler.
Çocukların en büyüğünün adı Sungur Tigin, ondan
sonrakinin Kotur Tigin, üçüncüsünün Tükel Tigin,
dördüncüsünün Or Tigin, beşinci ve en küçüğünün adı da
Bögü Tigin idi. İnsanlar, bu beş çocuğu Tanrı'nın
gönderdiğine inandılar. İçlerinden birini kagan yapmak
istediler. Bögü Tigin ötekilerden daha güzel, daha
yiğit, daha akıllı idi. Halk, Bögü Tigin'in hepsinden
üstün olduğunu anladı, onu kagan seçti. Bögü Han, büyük
bir törenle tahta çıktı. Kendisinden sonra gelen otuzdan
fazla soyu da Uygurlar'ın başında kaldı. Yıllar yılları kovaladı. Bir gün geldi, Yolun Tigin Uygurlar'a kagan oldu. Yolun Kagan'ın Kalı Tigin adında bir oğlu vardı. Yolun Kagan, oğlu Kalı Tigin'e çin konçuylarından (=prenseslerinden) Kiu-Lien'i eş olarak almayı uygun gördü. Kalı Tigin ile Kiu-Lien evlendiler.
Evlilikten sonra Kiu-Lien, sarayını Kara-Kurum'daki
Hatun Dağı'nda kurdu. Hatun Dağı'na "Gök Ruhlarının
Dağı" adı da verilirdi. Hatun Dağı'nın çevresinde daha
bir çok dağ vardı. Bu dağlardan biri Tanrı Dağı idi.
Tanrı Dağı'nın güneyinde de Kutlu Dağ bulunmaktaydı.
Kutlu Dağ, koca bir kaya parçası idi.
Günlerden bir gün Çin elçileri, yanlarında falcılarla
birlikte Kiu-Lien'in sarayına geldiler. Çin elçileri ile
falcılar aralarında konuşup şöyle dediler.
Elçiler aralarında böyle konuşup anlaştıktan sonra Kalı
Kagan'a gittiler. Ona dediler ki:
Yeni kagan, bu isteği yerine getirdiğinde sonucun nereye
varacağını düşünemedi; Çinliler'in isteğini kabul etti.
Böylece yurdun bir parçası olan kayayı onlara verdi.
Oysa Kutlu Dağ kutsal bir kaya idi. Türk ülkesinin
mutluluğu bu kayaya bağlıydı; kutsal taş Türk yurdunun
bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu. Tılsımlı kaya
düşmana verilirse bu bütünlük parçalanacak, Türkler'in
tüm mutluluğu yok olacaktı. Kagan bu kutsal kayayı
Çinliler'e verdi. Ama kaya, kolay kolay sökülüp
götürülecek gibi değildi. Bunu gören Çinliler kayanın
çevresine odun kömür yığdılar, kayayı ateşe vurdular.
Kaya iyice kızınca üstüne sirke döküp paramparça
ettiler. Her bir parçayı aldılar, ülkelerine götürdüler.
İşte, ne olduysa o zaman oldu. Türkeli'nin bütün kurdu
kuşu, bütün hayvanı dile geldi; kendi dillerince kayanın
düşmana verilmesine duydukları acıyı anlattılar,
ağladılar. Yedi gün sonra günahı bağışlanmaz düşüncesiz
kagan öldü. Ne var ki, kaganın ölümüyle de ülke
felaketten kurtulamadı. Bir Çin konçuyu (=prensesi)
uğruna çekinilmeden bağışlanan yurdun kayası,
Türkeli'nin felaketine neden oldu. Halk rahat yüzü
görmedi. Irmaklar birbiri ardınca kurudu. Göllerin suyu
buğulaştı, uçup gitti. Topraklar kurudu, ürün vermez
oldu. Yolun Kagan'dan sonra başa geçen kaganlar da arka
arkaya öldüler.
Günlerden sonra Türk tahtına Bögü Kagan'ın torunlarından
biri oturdu. O zaman yurtta canlı-cansız, evcil-yaban,
çoluk-çocuk, soluk alan-almayan her ne varsa bir ağızdan
"Göç!... Göç!..." diye çığrışmağa başladılar. Derinden,
iniltili, hüzün dolu, eli böğründe kalmış bir
çığrışmaydı bu. İnlemelere yürek dayanmıyordu.
Uygurlar bu çığrışmaları bir ilahî buyruk bildiler.
Toparlandılar, yola koyuldular. Yurtlarını, yuvalarını
bırakıp bilinmedik ülkelere göç ettiler. İRAN KAYNAKLARINA GÖRE GÖÇ DESTANI
Uygur ülkesinde Kara-Kurum çaylarından iki ırmak vardır.
Bunlardan birine Togla, birine de Selenge adı verilirdi.
Bu sular akarak Kamlançu'da birleşirlerdi. Bu iki
ırmağın arasında iki ağaç vardı. Bu ağaçların biri fusuk,
biri tur ağacı idi. Bunların yaprakları, yaz ya da kış
olsun, dökülmezdi. Bu iki ağaç, iki dağın arasında
yetişip büyümüştü.
Çevrede yaşayan bütün kavimler bu çocuklara hükümdar
oğullarıymış gibi saygı gösterdiler. Kente dönünce,
çocukların her birine bir ad koydular. En büyüğünün adı
Sungur Tigin, ikincisinin adı Kotur Tigin, üçüncüsünün
adı Tükel Tigin, dördüncüsünün adı Or Tigin,
beşincisinin adı da Bögü Tigin oldu. Çocukların
doğuşundaki kutsal durumu görenler, bunlardan birinin
kagan seçilmesi kararına vardılar.
Çocuklar arasında Bögü Tigin güzelliği, boyu posu,
sabrı, iradesi, ileri görüşlülüğü bakımından
öbürlerinden önde idi. Ayrıca, bütün milletlerin
dillerini, yazılarını biliyordu. Herkes onun kagan
seçilmesi kararında birleşti. Bögü Kagan, büyük bir
törenle tahta oturdu. Bögü Kagan, ülkeyi adaletle
yönetmeğe başladı; adamları, mâiyeti, çerileri
(=askerleri), atları gittikçe çoğalmağa başladı.
Egemenlik süresi içinde Bögü Kagan'a üç karga yardım
etti. Bu kargalar dünyanın bütün dillerini
bilmekteydiler. Nerede bir olay olursa Bögü Kagan'a
bildirirlerdi. Bir gece Bögü Kagan uyurken, penceresinin önünde bir kız hayali belirdi, onu uyandırdı. Bögü Kagan ürktü, kızı görmemiş gibi davrandı, kendisini uykuda imiş gibi gösterdi. İkinci gece kız yine geldi. Bögü Kagan, yine görmüyormuş gibi yaptı, kendisini uykuda gösterdi. Sabah oldu. Kagan, vezirine danıştı. Üçüncü gece kız yine geldi. Bögü Kagan, vezirinin öğüdüne uyarak kızı alıp Ak-Dağ'a gitti. Bögü Kagan ile kız bu dağda gün doğana değin konuştular. Yedi yıl, altı ay, yirmi iki gün her gece kız, Bögü Kagan'a geldi; her gece konuştular. Ayrılacakları gece kız, Bögü Kagan'a şöyle dedi: "Doğudan batıya değin tüm dünya senin buyruğun altına girecektir. İşlerini sıkı tut, iyi çalış."
Ertesi gün Bögü Kagan ordularını topladı. 300.000
çerisini Sungur Tigin'in komutasına verdi; onu Mogol
ülkelerine akına gönderdi. 100.000 çerisini Kotur
Tigin'in komutasına verdi; onu Tankut ülkesine gönderdi.
Tükel Tigin'i Tibet yönüne gönderdi. Kendisi de 300.000
çerisi ile Hıtay'a (=Çin'e) yöneldi. Or Tigin'i ise
kendi yerinde kagan vekili olarak bıraktı. Bögü Kagan'ın
ordularının hepsi zaferlerle geri döndüler. Getirdikleri
mallar, paralar, ganimetler sayılamayacak kadar çoktu.
Bögü Kagan, Orkun Irmağı'nın kıyısında Ordu-Balıg adında
bir kent kurdurdu; Ordu-Balıg'ı kendine başkent yaptı.
Doğudaki bütün ülkeler Bögü Kagan'ın buyruğu altına
girdi.
Bögü Kagan bir gece bir düş gördü. Düşünde ak giysilere
bürünmüş, başında ak bir şerit, elinde de çam kozalağı
büyüklüğünde Yada taşı olan bir yaşlı kişi vardı. Yaşlı
kişi Bögü Kagan'a yaklaştı, Yada taşını Bögü Kagan'a
verdi ve şöyle dedi:
O gece Bögü Kagan'ın başveziri de aynı düşü görmüştü.
Bögü Kagan uyanır uyanmaz ordularını topladı. Batı
yönüne sefere çıktı. Gide gide Türkistan'a vardı. Burada
çayır çimenle döşenmiş, gürül gürül akan suları olan bir
yere rastladı. Burada oturmağa karar verdi. Balasagun
kentini kurdu. Bögü Kagan'ın orduları dört bir yana
yayıldılar, bütün milletleri egemenlik altına aldılar.
Yeryüzünde Türkler'in karşısında duracak kimse
kalmadı.Türk orduları o denli ilerlemişlerdi ki acayip
biçimli insanlara rastladılar. Bunların elleri, ayakları
tıpkı hayvanlarınkine benziyordu. Bu yaratıkları görünce
artık bundan sonra insanların bulunmadığını anladılar,
geri döndüler.
Daha sonra Uygurlar'ın buyruğuna giren hükümdarlar birer
birer geldiler, Bögü Kagan'a bağlılıklarını ve
saygılarını sundular.Bunlar arasında Hint hükümdarı çok
çirkindi. Bunun için Bögü Kagan, bu hükümdarı katına
kabul etmedi. Bögü Kagan yapılan törenden sonra
hükümdarlara, kendi ülkelerine dönmelerini ve kendi
bölgelerini yönetmelerini buyurdu. Bu hükümdarların Bögü
Kagan'a ne kadar vergi verecekleri de ayrıca bir
toplantı ile karar altına alındı. Artık yeryüzü zapt
edilmiş, Bögü Kagan'ın karşısında duracak kimse
kalmamıştı. Bögü Kagan geri dönmeğe karar verdi, yurduna
geldi.
O çağda Uygurlar'ın din adamlarına "kam" denilirdi.
Kamlar cinlere hükmederler, onlara istediklerini
yaptırırlardı. Türkler ile Mogollar kamlara çok önem
verirlerdi. Bir işe başlamak için kamlara danışırlar,
ona göre davranırlardı. Hastalarına da kamlar bakardı.
Kamların en güçlü oldukları zaman, iyi ve kötü ruhlarla
bağ kurdukları, onlarla konuştukları günlerdi.
Bögü Kagan çağında Uygurlar Çin kaganına elçiler
gönderdiler, kendilerine Nom kitaplarından anlayan ve
adlarına Tüvinyan denilen din adamlarını göndermesini
istediler. Nom, Çinliler'in din kitaplarının adıydı.
Çinliler, bugün yaşayan bir adamın bin yıl önce de
yaşadığına inanırlardı. Çin ülkesinden Nom yöntemlerini bilen kişiler geldiler. Bunlar kamlarla oturup konuştular, kendi din kitaplarını gösterdiler, onlarla tartıştılar. Kamlar tartışmayı yitirdi. Bu tartışmadan sonra Uygurlar Çin'den gelen yeni dini kabul ettiler (bu din Maniheizm'dir). |